Kod adı: Yeryüzü Operasyonu

Yeryüzü diri diri gömülen kız çocuklarına şahitlik etti. Yeryüzü kardeşlerine tecavüz eden sapkın kavimlerin cesetlerini batnetti. Yeryüzü açlıktan inim inim inleyen ufacık bebelerin son nefeste titreyen ellerine toprağı ile hücum etti. Yeryüzü, mazlumları bir kıtadan diğerine taşıyan küçük yelkenlilere rüzgârı ile hücum etti. Yeryüzü ceset. Yeryüzü yangın yeri. Yeryüzü milyonlarca yıldır bıkkın. Hem almaktan hem vermekten.

Ama vAllahi kardeşlerim. Biz kendimize çeki düzen vermedikçe yeryüzünün bizimle hesabı kapanmayacak. Biz kendimize çeki düzen vermedikçe yeryüzünde biten kirlenmiş kavimler zulmetmeye devam edecekler. Suriye’de kardeşlerimiz açlıktan ölmeye devam edecekler. Irak’ta kardeşlerimizin cansız bedenleri tecavüze uğrayacak. Afganistan’da bir can, toprağını işgal etmişlerin üzerine aracını sürerek kendine kıyacak. Rohingya’da iki çocuğu ile yalnız kalmış bir Anne, olur da gece yarısı Taylandlı askerler gelir ve hem ona hem iki küçük kız çocuğuna kötülük yapar diye önce çocuklarını boğacak sonra da “Şahit ol Ya Râb, Ümmet bize sahip çıkmadı. Ben kızlarımı sana teslim ettim, yine bütün acziyetimle sana geliyorum. Beni gazabınla karşılama” diyerek, güçsüz düşene kadar bıçağı hızlı hızlı kalbine saplayıp çıkaracak. Ama beklediğiniz Mehdi gelmeyecek. Tembelliğimizi gölgelediğimiz Mehdi dua edin de gelmesin. Çünkü gelirse ilk hesap soracağı kişiler biz olacağız, siz olacaksınız. Arkada kalmışlar olacak. Susmuşlar olacak. Bekleyenler olacak. Dirilin Ey Ümmet-i Muhammed. Eğer hâlâ Muhammed ismini duyunca bir şeyler hissediyorsanız dirilin. Eğer hâlâ Ümmet kelimesini duyduğunuzda derinlere dalıyorsanız dirilin. Allah’ın hiçbir ayetinde, Hz. Muhammed Mustafa (sav) in hiç bir hadisinde yeryüzünü zulüm kapladığı zaman kahve köşelerinde, mabetlerde, evlerinizde saklanıp Mehdi’yi bekleyin demiyor. Ama kadınlarımızı kirletmeye devam ediyorlar. Açlıktan minik eller Afrika’da nefes nefese toprağa düşmeye devam ediyor. Doğu Türkistan’da, Myanmar’da kocaları tutuklanmış Anneler, namusları kirlenmesin diye önce çocuklarını, sonra kendilerini öldürmeye devam ediyor. Dirilin ey Ümmet-i Muhammed. Dirilin.

Ebu garip hapishanesinde Amerikalı askerlerin tecavüzüne uğrayan Iraklı Nur’un 10 Nisan 2004 tarihinde Ümmetin ayakta durduğunu iddia ettiği erkeklerine yazdığı mektubunu unuttunuz mu? Şöyle diyordu Iraklı Nur: “Allah’ım! Benim insanlarım, haysiyetlerini ve şereflerini bir avuç Amerikan dolarına satmış. Yaşadıklarımızı ve kirletilen onurumuzu düşündükçe gözlerimden yaşlar boşanıyor. Ey kardeşlerim! Amerikalıların elinde ne ıstıraplar çektiğimizi, ne acılar yaşadığımızı, Allah aşkına, nasıl anlatıp nasıl kelimelere dökeyim! Kardeşlerim; Allah’a yemin ederim ki, yaşadıklarımızı dile getirmekten acizim. Bundan ar ediyorum. Ama yine de kelimelere sığınarak size olanları anlatacağım. Amerikalıların bizlere yaptığı haysiyetsizlikleri, çektirdiği eziyeti, işkenceyi ve aşağılanmaları elimden geldiğince anlatacağım… Hayvani zevklerinin aracı olmadığımızda, kendimizi şehvetlerine teslim etmediğimizde bizi nasıl öldüresiye dövdüklerini ifade etmeme izin verin… Siz ey bizim dini liderlerimiz olarak ortalarda tozup gezenler! Amerikalıların bize reva gördüğü bu cinsel ve hayvani eziyetler karşısında hâlâ nasıl oluyor da açık alınla ortalarda görünebiliyorsunuz? Peygamber Efendimiz ‘in en değerli hazineniz buyurduğu haysiyet ve şerefinizi çiğnetmekten pek sıkılmış gibi görünmüyorsunuz. Bizi ve kendinizi birkaç dolar kırıntısı karşılığında pazarlardaki köleler gibi Amerikalılara ve Siyonistlere mi sattınız? Haysiyet ve şerefinizi ne çabuk kaybettiniz? Allah’ın bizi sizlere bir emanet olarak verdiğini ne çabuk unuttunuz? Hani bizleri koruyacak, besleyecek ve namusumuzu asla çiğnetmeyecektiniz? Ne oldu size, verdiğiniz söze? Amerikalılar, Ebu Garipte namusunuzu her gün ayaklar altına alıyor. Mektubumu okuyanları, Allah adına, Ebu Garip hapishanesindeki vahşiliklere dur demeye çağırıyorum. Buradaki insanlığa sığmayan işkenceleri durdurmak için sesinizi yükseltmeye davet ediyorum. Burada yapılanlar, Siyonistlerin hapishanelerde Filistinli gençlere ve kadınlara yaptıklarından daha berbat. Orada fiziki işkence yapıyorlardı. Oysa burada her gün ırzımıza geçiyorlar. Vahşi, kana susamış hayvanlar gibi bedenlerimize saldırıyorlar. Avazımız çıktığı kadar çığlıklar atıyoruz ama kimsenin bizi duyduğu yok! Eğer kalbinizde, ruhunuzda bir zerre insanlık, haysiyet, onur ve şeref varsa, birleşin ve bu hapishaneye saldırın. Gelin ve kurtarın bizi! Elinize geçen bütün silahlarla bu hapishaneye saldırın! Hem onları hem de bizleri öldürün! Biz çoktan ölüme razıyız. Burayı yerle bir edin! Hepimizin karnında onların piçleri var! Çoğumuz hamileyiz! Biz dünden ölüme razıyız! Size yalvarıyoruz; Gelin ve kurtarın bizleri! Size, ailelerimize ve ülkemize daha fazla utanç vermemek için ölmek istiyoruz! Bizi öldürün! Size yalvarıyorum; Allah için bizleri, Amerikalıları ve onların piçlerini öldürün! Allah rızası için! Size yalvarıyoruz… Bacınız Nur. (10 Nisan 2004)”

Iraklı Nur’un mektubunu onun hiç duymadığım sesi ile defalarca okudum. Ona defalarca “NAMUSSUZ OLAN BİZLERİZ, SEN DEĞİLSİN, ARKADAŞLARIN DEĞİL…” diye bağırdım. Sesimi duymuş mudur bilmiyorum. Ve var mıdır ki değeri bu söylediklerimin? Onca ırza geçildikten sonra, Dicle’nin prensesi Bağdat paramparça düştükten sonra yere. Ardından Libya, Mısır, Fas, Tunus, Şam… Sırada ne var biliyor musunuz? Hangi şehir kaldı siz söyleyin?

Biliyorum düşlediklerinizi. Kadınlarımız: “Tarih bizi neden Halime-i Sâdiyelerden kılmadı?” diye soruyorlar. “Seçilmemek bizim suçumuz mu” diye tembelliklerini kader örtüsü ile kapatmaya çalışıyorlar. Erkeklerimiz: “Neden en azından Hâris olamadık ki?” diyorlar. “Bu bizim suçumuz mu? 571 yılında fakir bir çobanın eşi ile beraber Mekke’ye giderek kucaklarında son Peygamber ile dönmeleri onların kaderiydi. Onların ödülüydü. Bizim değil!” itirafını kaderlerine razı olmamış isyanları ile beziyorlar. Kaderin onlara çizdiği şehadet şerbetini görmezden gelerek! Yüzlerce savaştan galip gelmesine rağmen kendisine şehadet şerbeti nasip olmamış Hâlid Bin Velid’in yıllarca peşinde koştuğu ancak bir türlü tadamadığı şehadet şerbetini ise beğenmiyorlar.

Kardeşlerim. Anadolu’ya bakın. Akadlar, Asurlular, Hititler, Likyalılar, Lidyalılar, İyonyalılar, Urartular, Medler, Karyalılar, Persler, Bizanslılar, Rumlar, Araplar, Romalılar… Hiçbiri 500 yıldan fazla var olamadı bu topraklarda. Anadolu her ne kadar yeryüzünün en kadim toprakları olsa da bir o kadar da medeniyetler mezarlığıdır. Ölülerin yeryüzündekileri ürküttüğü bu topraklarda 1000 yıldır yaşayabilen tek milletiz; hem de geçiş yolu olmasına rağmen, en ağır saldırılara maruz kalmamıza rağmen, yeryüzünün gördüğü en büyük savaşlara şahitlik etmemize rağmen. Her şeye rağmen buradayız. Medeniyetler mezarlığına inşa ettiğimiz adalet sayesinde kıyamete kadar bu millet burada olacak. Şimdi kendini bu yolda feda edecek yiğitler var. Her şeyi ile her şey olmaya hazır. Sadece gideceği yol ve yön için bir ışık bekleyen. O genç sensin. Yaşın 15 de olsa, 65 de olsa… Gençliği yaş ile ölçemem. Sadece içindeki vatan aşkı ile ölçebilirim. İçindeki Malazgirt ile ölçebilirim. İçindeki Çeçenya kıyamı ile ölçebilirim. Irak savaşında içinde ölen binlerce çocukla ölçebilirim gençliğini. Nefretin hâlâ diri mi? Ancak böyle ölçebilirim ne kadar hazır olduğunu Büyük Türkiye’ye.

Ey kardeşim! Bu yazı sana yol göstersin için kaleme alındı. Bu yazı ile beraber Devletinin başkenti olan, sınırları olan, hükümeti olan, meclisi olan, bayrağı olan, dini olan bir topluluğun sıkıştığı bir kara parçasından çok daha fazlası olduğunu anlayacaksın. Yanında savaşacağın dostuna sıkı sarıl. Bundan sonra çıktığın her yol; emanetini menziline ulaştırmak için sana yardımcı bir yoldaş. Yolun açık olsun dostum. Yolun açık olsun Tarık, yolun açık olsun Abdülhamid…

İstanbul Süleymaniye’de fetva yokuşunu uzun adımlarla çıktı genç. 1.85 boylarında, beyaz tenli, kuvvetli bir fiziği vardı. Sırtındaki çanta ona yük olmak bir yana, üzerinden yük alıyormuşçasına bir hava katıyordu. Nereye gittiğini bilen adımları vardı. Süleymaniye camiini geçerek Kâtip Şemseddin camiine ulaştı. Camiinin eski taşlardan inşa edilmiş bodrumunun kapısına inen merdivenleri biraz tereddütle indikten sonra kapıyı zorladı. Toz ve pas içinde ağırlaşmış kapı yavaşça açılıverdi. İki elini önüne bağladı genç içeri girerken. Az önce dışarıda mağrur bir şekilde yürüyen bu zıpkın, şimdi Hacı Bayramı Veli’nin dergâhına hatasını anlayarak geri dönen Akşemseddin gibiydi. Beyni kalbine, elleri göğsüne mühürlenmiş bir halde içeri doğru ilerledi. Tabip Abdurrahman onu karşıladı.

  • “Gel Tarık Buğra” diye seslendi Tabip. “Emanetin hazır. Hikâyen hazır. Görüyorum ki sen de hazırsın.”
  • “Kendimi bilmekten öteye bir adım atamadım” diye cevap verdi Târık Buğra. “Bir adım ötesi için hazırım efendim.”
  • Tabip Abdurrahman tebessüm etti. Yamuk dişleri parıldadı. “Bir adım ötesinde yine sen varsın Tarık Buğra” dedi. “Yine sen… Ve sen, sende biteceksin. Ve sende senler bitecek. Emanet adalete, adalet teraziye hükmedince her şeyin yeniden başlayacağı ya da her şeyin o an bitip bitmeyeceği kararını Râb verecek…”

Boynunu büktü Tarık Buğra. Annesinin sözleri aklına geliyordu. Sonra damla damla alnından boynuna ve oradan da göğsüne ter olarak düştü o sözler. Göğsü sıkışıyordu. Aklına çok küçükken gördüğü babasının silueti geliverdi. Tabip Abdurrahman gibi o da uzun boyluydu. Fotoğraflarında çok gülmüyordu. Sebebi emanet miydi yoksa tıpkı Tabip Abdurrahman gibi dişlerinin yamuk oluşu mu bilinmez, ama zoraki de olsa ettiği tebessümlerin altında bir diş gıcırtısı, bir intikam ateşi, bir çaresizlik yalpalaması… O gözler olmasa belki de hiç umut yok diyebilirdi Tarık Buğra’nın babasını görenler. Ama gözleri ele veriyordu umudunu. Gözleri emanetin sahiplerine ulaşacağını müjdeliyordu.

  • “Bu emanet babandan sana değil, atandan senden sonrakilere, merhamet kuşağından zalim kavimlerin ıslahına, gelenekten yeniliğin dişlileri arasında can vermeye yüz tutmuş son nesillere…”demişti Annesi.
  • “Bu emanet ne babandan sana, ne senden oğluna…”

İşte bu yüzden titremişti Tarık Buğra. Hiçbir şey onun değildi. Hiçbir şey onun için değildi. Ama o her şey içindi. Henüz koçu yeryüzüne inmemiş İsmail. Henüz ebabillerin düşmediği Ebrehe ordusunun kalabalığına doğru yürüyen Abdulmuttalip. Henüz zemzemi yerden bitmemiş Hacer. İşte böyle yüzlerce Tarık Buğra, yüzlerce küçük Abdülhamidler yola çıkıyordu. Hudut kelimesinin 2 farklı anlamı vardı onlar için. Soyut bağlamda hudut onlar için âdab-ı muaşeretti. Toprakların ise hududu olmazdı, olamazdı. Gönüller toprakları esir alırdı. Bir çitin, hudut karakollarının, serhat boylarının anlamı herkes için “Dur” anlamına gelirken, onlar için “GEÇ” manası taşıyordu. Ötelerde adaleti bekleyen, kırmızı bayrağı bekleyen, ay ve yıldızı bekleyen milyonlarca mazlum demekti.

Kardeşlerim. Tarık Buğra ve Abdülhamid’in girdiği bu yola bu yıl tam 100 genç girdi. İstanbul’dan icazet alan bu yiğitlerin bazıları Balkanlara, bazıları Orta Asya’ya, bazıları Afrika’ya, bazıları Mezopotamya’ya, bazıları Hint alt kıtasına uğurlandı. Hepsi emaneti yerlerine teslim etmek üzere çıktılar yola. Irak’ta 2004 tarihinde çığlık çığlığa mektup yazan Iraklı Nur’un çağrısı yüz yiğidin onurlu yürüyüşüne dönüyor. Anadolu Malazgirt ile alınmadan önceki 150 yıllık tarihi çok iyi bilen yiğitlerin onurlu yürüyüşü. Silsile-i Saadat’ın en bereketli halkalarından olan Buharalı Yusuf Hamedanilerin, Ebu Ali Farmedilerin Malazgirt savaşından önceki mücadelesi bugün Afrika’dan-Hint alt kıtasına, Asya’dan-Balkanlara kadar tekrar diriliyor. Orta Asya’dan 1200 yıl önce Anadolu’ya taşınan emanet halka halka, operasyon operasyon, çığlık çığlık, şehid şehid büyüyor. Türkiye küresel kurtlarla Güney Doğu’da girdiği savaşı önce Irak’ın kuzeyine, ardından Suriye’ye, ardından Katar’a, Sudan’a, Somali’ye taşıdı. En büyük ihanet içeride, en büyük savaş dışarıda veriliyor. Kurtlara semada kartallar eşlik ediyor. Yiğitler künyeleri ellerinden alınarak uğurlanıyorlar. El-Bab öncesi, Afrin öncesi içeri sızarak aşiretleri aşiretlere, grupları gruplara kırdıran, isyanı isyanlarla büyüten bir ülkenin son kadim yürüyüşü bu. Allah-u Ekber ve lillahil Hamd…

Kardeşlerim Tika’yı kapatın diye feryat edenleri, Diyanet’in bütçesini sorgulayanları ancak bu yaşanılanları bilerek anlayabilirsiniz. Afad’ın, Kızılay’ın yardım faaliyetlerinin, TRT’nin TRT WORLD ile dünyaya açılımının sebebini bizden çok onlar biliyorlar. Bu araçlar sayesinde ellerimizin nerelere uzandığına şahitlik etmek canlarını çok sıkıyor. İçeriden dışarıya isimler, künyeler taşıyarak yakalatmak için şebekeler kuruyorlar. Ama bir yakaladıkları zaman 10 kişi daha gidecek. 10 yakalandığı zaman 100 kişi daha gidecek. Ne Tarık Buğralar bitecek ne Abdülhamidler. Her yaygara kopardıkları an bilin ki ciğerlerine bir kurşun daha yediler. Her fitne, fesat çıkarmaya çalıştıkları an, bilin ki Roma’dan Kudüs’e bayraklarının sancaktarlığını yapan bir şövalye daha cehennemi boylamak üzere.

Kardeşlerim. Putları kırmak için yola çıkan yiğitlerin hikâyesini 20 yıl sonra dinleyeceksiniz. Ömrü yetmeyenlerin evlatları bu hikâyenin devamı olmak için çaba sarf edecekler. Ama önce putları kırmaya gönüllü olacaksınız. İbrahim’i (a.s) hatırlayın. O ki üç aşamada putları kırıp hakikate ulaşmıştı. Hazreti İbrahim Rabbine daha Halil olmadan önce gözleri, beyni ve kalbi ile bir savaşa girmişti. İlk aşamada gözlerinin önündeki Azer’in, yani babasının putlarını kırdı İbrahim ve toprağından sürüldü. Gözleri ile gördüğü putlarla savaşı kazanan İbrahim’in imtihanı daha yeni başlamıştı. Şimdi beyni ve kalbinin ona oynadığı oyunları alt etmesi gerekiyordu. İbrahim’in beyninde ay, yıldız, güneş vardı Rab olarak. Bunları geceler boyunca test etti. Hem onları, hem kendini imtihan etti İbrâhim. Ve sonunda onları da yendi. Onlardan da vazgeçti. Üçüncü imtihanı ise Rabbini bulduktan sonraydı. İbrahim evlenmiş, ihtiyarlamış, yıllarca çocuğu olmamıştı. Sonunda bir oğul nasip etti ona Allah. Ve İbrâhim dünya nimetlerinin tamamına mazhar oldu. İşte son put ve son imtihan. İbrahim, Halil olmadan önce tekrar sınanacaktı. Ona oğlunu boğazlaması emredilmişti. Hiç tereddüt etmedi İbrahim. Yıllarca beklediği erkek çocuğunu Halil olmak için kurban edecekti. Enfal süresinin “Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer fitnedir. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.” ayetinin tefsirini adeta yaşıyordu İbrahim. Evet, fitneden kasıt imtihandı ve bu imtihana ilk tâbi tutulan İbrâhimdi. Tereddüt etmedi İbrâhim bu ayeti. Âdeta yaşadı. Ve böyle hakikate ulaştı. Böyle Halil oldu. Böyle asker oldu. Böyle Peygamber oldu. Ateşe böyle meydan okudu. O ateş ki emredilmişti. Enbiya suresinde “Ey ateş! İbrahim’e serin ve esenlik ol” buyrulmuştu. Ayeti kerimedeki ince nüansa dikkat edin kardeşlerim. Ateşe serin ol emri verilmiyor. Serin ve esenlik ol diyor. Ateş sadece serin olsa, bu sefer İbrâhim a.s’ı donduracak belki ama sonraki esenlik ol emri, İbrâhim’i selamete erdiren emir. Evet, İbrâhim üç aşamalı imtihanı putları kıra kıra kazanıyordu. Bu imtihan Rabbi bulana kadar değil, Rabbe varana kadar devam eden bir imtihandı. Annelerinizi, babalarınızı, evlatlarınızı düşünüyorsanız size bir ayrılık lazım. Bize bir ayrılık lazım kardeşlerim. Bu ayrılığın sebebini Çin Guanzaho’da kabri bulunan Vehb bin Ebi Kebşa’ya sorun. O ki Hz. Muhammed Mustafa’nın Çin’e gönderdiği elçiydi. Kardeşlerim. Yola çıkın. Libya’ya gidin. Ömer Muhtar’ın torunlarına Büyük Türkiye’yi anlatın. Mısır’a doğru yola çıkın. Kavalalının ihanetinin bedelini yüz yıl daha geçse bile ödeteceğimizi bilsinler. Arkanızda gözü yaşlı çocuklar bırakın. Arkanızda gözü yaşlı analar bırakın. Toprak ıslansın. Yürekler yansın. Künyelerin zincirlerinden çıkan seslere ezanlar eşlik etsin. Toplanın ve yürüyün. Toplanın! Ey zafer mefküresi hâla ölmemiş çocuklar… Kudüs’te dozerlerin altında kalmaktan kurtulmuş çiçeklerin polenlerini yeryüzüne taşıyan arılar… Toplanın! Kudüs’ün toprağını sulayan Taberiye gölünün kurumamak için direnen suları… Sırat köprüsünün ta bir ucu olan cüz vadisinde belki! Hz. İsa’nın kokusunu meyvelerine işlemiş Zeytin dağında, El-Halil’de, Eriha’da ve bazen Beytüllahim’de… Hz. Davud’un erittiği demirlerin torkusu! Toplanın. Ve o güne, son güne şahitlik etmek için toprakla akitleşip Kudüs’ü kökleri ile kuşatan gargat ağaçları… Toplanın! Anlatacaklarım var, toplanın…

Kardeşlerim. Çok zaman oldu. Çok konu birikti. Lakin eskiden savaş hikâyeleri anlatılırdı. Şimdi savaş hikâyelerine özne oluyoruz. Şimdi her gün birini bertaraf ediyoruz. Bir kısmını gâlip, bir kısmını mağlup. Çünkü biliyoruz. Galip olan her daim sadece ve sadece Allah’tır.

Sizlere PKK ve PYD’nin nasıl bir dönüşüme sokulduğunu ve ABD’nin neden PKK’ya karşı bizim yanımızda göründüğünü ve arka planda yatan alçakça planı anlatacağım. Sizlere Birleşik Arap Emirlikleri ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin Türkiye’ye karşı Afrika’da başlattığı istihbarat savaşını anlatacağım. Sizlere Vatikan öncülüğünde Türkiye’ye karşı yapılan ABD-RUSYA antlaşmasını anlatacağım. Sizlere İran’ın Türkiye’ye mülteci kılığı ile soktuğu ajanları anlatacağım. Sizlere ABD’nin Kudüs’te elçilik açtığı gün Erdoğan’ı sarayında ağırlayan İngiliz Kraliçesinin ne teklif ettiğini ve karşılığında ne istediğini anlatacağım. Sizlere Yeni Türkiye’yi nelerin beklediğini anlatacağım.

Yârenler. Sırası ile El-Bab, Afrin ve İdlib kontrol operasyonları sonrası Amerika bir şeyin farkına vardı. Buraları kendi elleri ile bize teslim etmişlerdi. PKK’nın Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki varlığı aslında Türkiye’ye tehdit değil, bir davet niteliğindeydi. Türkiye bu fırsatı çok iyi kullandı. ABD’de binlerce PKK leşi ve Türkiye’nin kan dökerek aldığı topraklar büyük yankı uyandırdı. PKK’nin sınır hattında Türkiye için bir tehdit değil, cüretkâr bir davetiye olduğunu geçte olsa anladılar. Şimdi ikinci bir plan yapıldı. PKK, YPG, PYD gibi ne kadar terör unsuru varsa Kuzey Irak’a çekilip siyasi mekanizmalara entegre edilecek. Amaçları komünist ermeni yapılanmayı peşmergeye itelemek ve Kuzey Irak’ta peşmergenin etkinliğini kırıp, Barzani üzerinden Sünni Kürtlerin Kuzey Irak’taki ağırlığını kırmak. Barzani, bağımsızlık referandumunda Türkiye yerine İsrail’e biat ederek ilk ve son fırsatını tepti. Şimdi planın ikinci aşamasında PKK tarafından ağırlığı kırdırılacak. Ve Kuzey Irak’ta peşmergenin, Sünni Kürt yapılanmanın yerini sosyalist, ermeni tabanlı, kripto terör yapılanmaları alacak. Ortada PKK yokken, Türkiye’nin Kuzey Irak ve Suriye’nin Kuzeyindeki varlığı sorgulanacak. Ancak unuttukları bir şey var. Kan dökülerek alınan hiçbir toprak parçası, ikinci bir kan dökülmeden verilmez, verilemez. Belli ki verdiğimiz ders yeterli olmadı. Fazlasını istiyorlar. Ne kadar kan istiyorlarsa iki mislini dökeceğiz. Ne kadar toprak istiyorlarsa iki mislini alacağız. Gördüler, görüyorlar, görecekler. Şüphesi olanı Afrin ikna etmediyse, El-Bab ikna etmediyse Sudan’da, Katar’da, Somali’de kurduğumuz üsler şahit olsun. Siz şahit olun. Bu yazı şahit olsun.

Dostlarım… Şimdi size 1500 yılında Yavuz Sultan Selim’in başlattığı ve Erdoğan’ın Devlet hafızasından cımbızlayarak çekip önlemini aldığı Kıbrıs, Kudüs ve Sevakin, Mekke mührünü anlatacağım. İyi kulak verin. Tarih tekerrür ettiğinde sorun yaşanmaz. İnsan bunu unuttuğunda sorun yaşanır.

Amerika’nın konsolosluğunu Kudüs’e taşıma kararını uyguladığı gün Erdoğan’ın İngiltere ziyaretinin hepinizin dikkatini çektiğini biliyorum. O güne, o ziyaretin denk gelmesi elbette tesadüf değil. Kıbrıs’ın fethinin sebebini tarih kitapları bize Akdeniz ticaret yollarının hâkimiyeti olarak anlatsa da asıl sebebin Kudüs’ün güvenliği olduğu aşikâr. Kudüs’ün fethinden yaklaşık 50 yıl sonra, Kıbrıs’ın İtalyanlardan alınmasını ticaret güvenliği olarak açıklamak tarihin talihsizliğidir. Nitekim Yavuz ve Kanuni gibi iki hükümdarın zamanından bahsediyoruz. Avrupa’ya kapitülasyonların çerez gibi dağıtıldığı zamanlarda Kıbrıs’ın fethi sadece ama sadece Kudüs’ün ve Hicaz’ın güvenliği ile açıklanabilir. Bunu biz unuttuk. Onlar unutmadılar. Şimdi hatırlama zamanı kardeşlerim. Şimdi hatırlatma zamanı. Erdoğan’ı saraya davet eden İngilizler kim mi? Yüzyıllar boyunca Osmanlı’nın elinde olan Kıbrıs’a, Rus işgalini bahane ederek askeri üs kuran ve daha sonra Yunanlıların burayı işgalini görmezden gelerek Erbakan’ın müdahalesine kızarak Ecevit’i esir alanlar. Şimdi Kudüs tehlikedeyken yine devreye girdiler. Kardeşlerim. Sizlere özetle diyorum ki; Kıbrıs’ı almadan “Kudüs’ü aldık” diyemezler. Kıbrıs bizdeyken, bir ayağımız her zaman Kudüs’tedir. Bunun farkındalar. Erdoğan’ı bu yüzden davet ettiler. Teklif çok açıktı. Türkiye’ye 10 yıl boyunca her yıl 80 milyar dolar nakdi yardım yapılacaktı. Karşılığında ise Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti birleştirilecek ve İngiltere’nin hakemliğinde bir meclis kurulacaktı. Özetle Erdoğan’dan Kıbrıs’ı satın almak istediler. Önüne de maliyet tablosu koydular. Bu tabloyu koydukları gün BBC Türkiye haber sitesinde ve sosyal medya hesaplarından hızlı bir manşet geçti. Manşet tam olarak şöyleydi: “Erdoğan’ın Türkiye’yi ayakta tutabilmesi için yıllık 60 milyar dolara ihtiyacı var.”

Kardeşlerim. Büyük resmi görüyor musunuz? Kâfirlerin nasıl iş bölümü yaptığını görüyor musunuz? Trump, Kudüs’ü başkent ilan ederken, İngiltere yine üzerine düşeni yapmakla meşgul. Biri Kudüs’e saldırırken, diğeri Kudüs’ün muhafızı konumunda olan Kıbrıs’ı alma derdinde. Amerika ve İngiltere arasında bir bayrak kavgası olduğunu inkar etmiyorum. Amerika Çin sermayesini satın alarak Asya, Afrika ve Ortadoğu’da etkinliğini muhafaza etmeye çalışırken, İngiltere Çin’e karşı bölgede Türkiye’yi kontrol etmek istiyor. İkisinin de amacı İslam dünyasını sindirmek. Birisi yok ederek, diğeri kontrol ederek bu hedefi gerçekleştirme derdinde. Bunu yaparken İngiltere’nin bir taşla birkaç kuş vurma hevesi devam ediyor. Dediğim gibi kardeşlerim bu onlar için sadece bir bayrak yarışından ibaret. Bizim için bu bir var olma meselesiydi. Rabbimin izni ile var olma mücadelemiz yok etme hedefine doğru evriliyor. Bu yolda boğazımızdan kesiyoruz. Bu uğurda Anneler mutfaktan, babalar mesaiden, çocuklar cep harçlıklarından oluyorlar. Küçük küçük damlalar bunlar. Ama bu damlalar birleşince Kızılay’ın Sudan’da, TİKA’nın Afganistan’da, AFAD’ın Türki ülkelerde, Diyanet’in Avrupa’da büyüyen sessiz ordusuna dönüşüyor. Herkes cephesini şekillendiriyor. Herkes emri bekliyor. Bu damlaların her biri 1000 yıl önce Asya’dan Anadolu ve Balkanlar’a gönderilen borçların diyeti olarak Asya’ya, Afrika’ya ve Balkanlar’a geri ödeniyor. Hamedanilerin, Farmedilerin, Harakanilerin, Horasan erenlerinin emanetleri yerlerine teslim ediliyor. Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin Orta Asya’da başlattığı sessiz devrim 21. Yüzyılda “Yeryüzü Operasyonuna” dönüşüyor. Ne mutlu asker olmak isteyene, ne mutlu asker olabilene, ne mutlu bu uğurda evine bir ekmek eksik alana. Ne mutlu…

Anlatacaklarım var demiştim. Bu yazıları ne olur yabana atmayın. 2013’de yazdığım yazı da, bugün kaleme aldığım yazı da birbirine eş değer. Çünkü bu yazılar günübirlik yazılan köşe yazıları değil. Bu yazılar hedeflerimiz, savaşımız, mücadelemiz ve kızıl elmanın bir asır sürecek hikayesi. Okuyun ve okutun. Dinleyin ve dinletin. Ve yazı bittiğinde harekete geçin. Sokağa çıkın. Şehirlere yürüyün. Ülkeleri gezin. Yol arkadaşları edinin. Malazgirt savaşından önce nasıl Anadolu’da Horasan erenleri mücadele verdiyse, sizler de bizi bekleyen o günden önce yeryüzüne dağılın. Liderinizin başlattığı Yeryüzü Operasyonu’nun bir parçası olun.

Kardeşlerim. Bu kısmı çok dikkatli okuyun. Yavuz Sultan Selim’in 500 yıl önce Kıbrıs’ı Kudüs’e, Sevakin’i de Mekke’ye mühürlemesi bugün nasıl tekerrür ediyor iyi anlayın. Sudan şimdiden Türkiye ile birleştiğini ilan etmeye hazırlanıyor. Sevakin adası Türkiye’nin Afrika’da biz de varız mesajı ile beraber bambaşka bir anlam daha taşıyordu. Yavuz Sultan Selim Kıbrıs’ı fethetmeden önce Sevakin adasını fethederek hem Mısır’ı, hem Mekke’yi kontrol altına almıştı. Sizlere tarihten bu kadar örnek vermemin bir sebebi var. Hiçbir şey ama hiçbir şey tesadüf değil. Kıbrıs, Kudüs, Mekke ve Sevakin tarihte aynı tarihlerde Osmanlı’nın eline geçmişti. Unutmayın. Şimdi de bu bölgeler yine aynı zamanda hareketleniyor. Kıbrıs nasıl Kudüs’ün muhafızı ise, Sevakin de Mekke’nin muhafızıdır. Erdoğan’ın Sevakin hamlesi sadece Batı’yı değil Suud ailesini de çok kızdırdı. Suud ailesi Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden Sudan’da terör gruplarını harekete geçirmek için silah sevkiyatı yapmak istedi. Ancak Türk İstihbaratı tarafından bu girişim engellendi. Ardından manşetlere Mogadişu, yani Somali’deki çatışmalar yansıdı. Sudan’da amacına ulaşamayan Birleşik Arap Emirlikleri Somali’de Türkiye’nin etkinliğini bitirmek istedi. Somali’de Birleşik Arap Emirliklerinden maaş alan askerler ile Türkiye’ye bağlı olan askerler arasında çatışma yaşandı. Bu çatışma gazete ve televizyonlara darbe teşebbüsü olarak geçmişti. Mogadişu’da dünyanın en büyük askeri üslerinden birini kuran Türkiye, sınırları artık Hakkâri’den, Şırnak’tan değil, Sudan’dan, Somali’den koruyordu. Afrika’da hâkimiyet savaşları çetin bir şekilde sürüyor. Bu savaşlar toprak için değil, mazlumlar için, kutsal emanetler için veriliyor. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Devlet hafızasına bıraktığı emanetleri Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan tekrar gün yüzüne çıkarıyor. Afrika’ya her yıl binlerce Çinli işçi ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri sponsorluğunda getirilerek yerli halkla evlendiriliyor. Afrika’da birçok ülkede Çin bedava yol, köprü, hastane ve eğitim merkezleri inşa ediyor. Karşılığında ise emrinde çalıştığı ülkelere Afrika’nın geleceğini vadediyor. Karşısında ise Türkiye’den başka hiçbir ülke, İslam medeniyetinden başka hiçbir kudret yok. On beş yıl öncesine kadar Bingöl’de, Van’da, Şırnak’ta karakol baskını yiyen Türkiye’nin 15 yıl sonra 7.000 kilometre uzakta askeri üs açması evanjelist hayallerle yayılmacı politika izleyen Batı’yı hem korkutuyor hem de heyecanlandırıyor. Amerikalı siyaset bilimci Samuel Phillips Huntington’un “Büyük Ortadoğu Projesinin önündeki tek engel İslam Dini, dolayısı ile Türkiye’dir.” tezi yüzünden hiçbirini uyku tutmuyor. Çünkü onlar vaat edilenin de, ellerinden alınacakların da farkındalar. Haklı oldukları tek bir nokta var. O da 1986 yılında Şimon Perez’in “Kuran’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin, o zaman düşünürüz” tespiti.

Çok mu oldum bilmiyorum. Çok mu yazdım? Aylarca susmak susatıyor insanı. “Peki, Bisimit, bütün dünyanın derdi biz miyiz yani? Türkiye mi? Her şeyin merkezinde biz mi varız?” Hayır, kardeşim, hayır! Dünya’da iki kutup var. Hakikat ve şer. Zalim ve mazlum. Ateş’in kibri ve toprağın teslimiyeti. Türkiye bu savaşta boynuna geçirilen onlarca ilmiğe rağmen geçmişini unutmayan, tarafını unutmayan tek ülke oldu. Yâni Türkiye bütün bu savaş boyunca Türkiye’den ibaret olmadığını anlayan tek akıl oldu. Yâni kâfirlerin hedefinde Afrika var, Ortadoğu var, Asya var. Anadolu’da suyu, Afrika’da tarım arazilerini, Ortadoğu’da enerjiyi, Asya’da da insan gücünü kontrol altına almak istiyorlar. Tıpkı 1100’lü yıllarda yaptıkları gibi haçlı seferleri düzenlemek istiyorlar. İşte size tarihin bir başka naziresi. 1100’lerde Kudüs’e ulaşmak isteyen onlarca orduya dur diyen Kılıç Arslan’ın torunları, bugün yine mazlumu yok etmek için yola çıkanların başına bela oluyor. Ne Malazgirt’i, ne Miryakefalon’u, ne Kosova’yı, ne de Sakarya’yı unutmadılar, unutmayacaklar. Yeni Dünya nizamı için yok edilmesi gereken ne kadar insan varsa yok etmek için yola çıktılar. Onlar bizi, biz de onları iyi tanırız.

Kardeşlerim. Yazılarımda çok fazla iç siyaset anlatmıyorum. Türkiye’nin iç siyasetinde olan biten her şey, bizi dışarıda durdurmaya ve içeriye hapsetmeye yönelik hamleler. Artık milletimiz bu durum tespitinin ötesine geçmiştir. Rabbimin esmasına sonsuz şükürler olsun. Bu artık tartışma konusu bile değildir. Ancak sosyal yaşantımıza dair küçük bir not düşmeden yapamayacağım. Kardeşlerim, sizden ricam balkonlarınızı veya evinizin güneş gören bir odasını minik bir bahçeye dönüştürün. Bizi marketlere hapseden bu sisteme bir tuzak da siz kurun. Çocuklarınıza hobi amaçlı da olsa çiftçiliği öğretin ya da öğrenebilecekleri imkânlar tanıyın. Hayvancılığı öğretin ya da öğrenebilecekleri imkânlar tanıyın. Hepimiz minik ama bahçeli evlerimizde 30 yıl önce fakirken bizlere apartmanlar zenginlerin oturduğu yapılar gibi gösterildi. Şimdi o apartmanlara fakirler sıkıştırıldı, kapitalist sistemin çarkını elinde tutanlar ise o bahçeli evlere saldırdılar. Kardeşlerim. Bu hayatta varoluş amacımız nedir? Unuttuk mu? Yiyeceğimiz bir lokma ekmek, bir bardak su değil mi? Köylerimiz bizlere bunları vermiyor mu? Peşine düştüğümüz sistemin bizi birer köle haline getirdiğini görüyor musunuz? Kaybettiğimiz onca zaman, boşanan ve parçalanan aileler, unuttuğumuz gelenekler, kaybolan gençlik… Bunlar da büyük savaşın bir parçası değil mi? Düşmanı en çok ne korkutur biliyor musunuz? Kendi kendine her açıdan yeten bir millet. Bizler Batı’nın bize uydurmaya çalıştığı tüketim toplumlarından değiliz. Biz Müslümanız. İhtiyacımız olanı alır, fazlasını dağıtırız. Bizler ihtiyacımız olanı üretir, fazlasını üretmekten imtina eder, toprağa bile gerekirse bir yıl dinlenmesi için mühlet veririz. Size yalvarıyorum. Bunları ne unutun, ne de çocuklarınıza unutturun. Değirmeni, bahçeyi, sütü, ağacı, toprağı, asla ama asla bırakmayın. Milli Savunma Sanayii hamleleri ile sağ elimizdeki kılıcı keskinleştirirken, sol elimizdeki kılıcı unutmayalım. Bu coğrafyanın çocukları savaş meydanında iki kılıç taşır. İkisi de keskin olmalıdır. İkisinden de vazgeçmemeliyiz. Vazgeçmeyeceğiz.

Ekonomiden dem vuranlara sesleniyorum. Erdoğan’a tıpkı Birleşik Arap Emirlikleri gibi zengin bir ülke olma vaadi sunuldu. Karşılığında istediklerinin bir kısmını yukarıda anlattım. Türkiye zengin ve müreffeh bir ülke olacak. Çin’e alternatif olarak hem Ortadoğu’da hem de Afrika’da desteklenecek; ancak ülkenin kilit noktaları İngiltere kontrolünde tutulacak ve böylece zengin köleler olarak son kaleyi de para karşılığında teslim etmiş olacaktık. Bu teklif reddedildi. Bir karar verildi. Bu karar bizim dirayetimizle desteklenmeli. Milletimiz Yeryüzü Operasyonu’nun farkında olmalı. Size açık söylüyorum. Daha önce de söyledim. Her sabah uyandığınızda bir savaşa uyanır gibi uyanın. Yaptığınız işi bir mücadele, çalıştığınız yeri bir cephe olarak görün. Çünkü tam olarak olmamız gereken konum bu. “Bu Yahudiler dünyayı nasıl kontrol ediyor yahu” hayretinin cevabı tam olarak bu tespitte yatıyor. Şu an var olma mücadelesi veren onlar değil, medeniyetimiz. Bu savaşta o partiye ya da şu partiye güvenmiyorum. Benim teminatım mukadderattır. Benim teminatım bana biçilen rolü en iyi şekilde temsil ettikten sonra, son nefesimi verirken tebessüm edebilme rahatlığıdır. Dünyanın bütün telaşlarından sıyrılırsak, dünyada mazluma biçilen bütün fay hatlarını patlatmış oluruz. Ondan sonra şahitlik edeceğiniz depremlerin yıkacağı duvarlar Gazze’ye Kudüs’ün kapılarını açacaktır. İstanbul ile Roma’yı birleştirecektir. Mekke ile Medine’yi özgürleştirecektir. Bana ya da sözlerime değil, Allah’a itimat edin. 1986’da Şimon Perez’in gelmesinden korktuğu Müslümanlar olun. Var mısınız? Yük olmaktan bıkmadınız mı? Üç gün süren boykot yalanlarından bıkmadınız mı? Televizyonlarda Batı kültürünü çocuklarımıza empoze eden dizilerden bıkmadınız mı? Evinizdeki televizyonları kırma cesaretiniz yok mu? TV izlemek yerine çocuğunuzun elinden tutarak dışarıda ağaçları, meyveleri, hayvanları, insanları, mücadeleyi tanıtma cesaretiniz yok mu? Üstümüze sinen bu tembellikten kurtulma cesaretiniz yok mu?

Daha anlatacaklarım bitmedi. Vatikan ilk defa 2018 Şubat ayında ABD ve Rusya arasında arabulucu rol oynadı. Vatikan’ın bu girişimi Suriye’nin güneyinde muhaliflerin direnişini kırdı. Şimdi aynı ittifak Suriye’nin kuzeyinde de görülecek. Rusya’nın müttefik rolü tamamen tiyatrodan ibaret. Hepsinin farkındayız. Onlar da bizim farkında olduğumuzun farkındalar. Türkiye ile ilgili karar verildi. Şu ana değin yaşadıklarımız savaşın sadece başlangıcı. Ama göreceksiniz. Bizi ya soracaklar ya da sınayacaklar. Soracakları makam neresi olursa olsun alacakları cevap bellidir. Sınayacakları coğrafya neresi olursa olsun, aradıkları savaşı bulacaklar. Çünkü biz hatırladıkça onlar unutuyorlar. Bizi Mekke çöllerinde aslanlar Hamza diye anlatacak. Denizlerde korsanlar Barbaros diye… Bize Libya çöllerinin kumları Ömer Muhtar diye merhamet eder. Bizi İran’ın Kisra saraylarına sorarlar, Ömer’dir orada adımız. İstanbul surlarında Fâtih, Plevne’de Gâzi Osman. Bizi dostumuza sorarlar. Ebû Bekir diyecektir. Dosta merhamet, düşmana gazabımız ezeldendir. Bir yeminimiz var. Zâlim olan korkar ki garabettendir. Bir yeminimiz var. Mazlum olan sevinir ki adâlettendir. Ey bu yazıyı okuyan kardeşim; ölümüne karar kılınmış Muhammed’in (sav) yatağına talip olan Ali (r.a) gibi olmaya hazır ol. Cephede yanında savaşacağın arkadaşını şimdiden seç. Çünkü Şeytan ve hizmetkarları Darunnedve’de Türkiyenin yıkılmasına karar verdi. Bunun farkında olan Devletin hem içeride hem dışarıda bütün birimleri ile harekete geçti. Yeryüzü Operasyonu başladı. Artık bir kılıç yetmeyecek. İkisini de hazırla! Sefer bizim, zafer ALLAH’ındır…

Kana kan, dişe diş !

Esselamu Aleyküm kardeşlerim. Uzun süre oldu biliyorum. Helallik istiyorum. Ara ara facebook ve twitter üzerinden sizlerle gündemi kısa kısa değerlendirdik ama biliyorum hiç biri bu yazıların yerini tutmuyor. Bizim nezdimizde de, sizin nezdinizde de. Helal edin hakkınızı.

Bir hikâyenin içinde yaşamak… Bunun için izlediğimiz onlarca filim… Okuduğumuz yüzlerce kitap… Girmek istediğimiz sayısız macera ve meşhur hikâye yazarı Mustafa Kutlu’nun sözleri çakıyor beynimde; “Dijital aletlerden binlerce çiçek adı, görüntüsü edinip ezberliyoruz. Ama kırlara çıkıp bir çiçek koklamadan geçiyor ömrümüz.” Hakikaten öyle. Şimdi de ben size diyorum ki kitaplardan, filmlerden yüzlerce hikâye dinleyip belki de kendimizi ya da hayalimizdeki bizi aramaktan usanmadık mı? Gelin kendi hikâyemizi yazalım. Gelin gelecekte filimler, kitaplar bizi yazsın. Gelin kendi hikâyemiz olalım. 15 Temmuz’da olduğu gibi… Çünkü onlar başladıklarını bitirmeden durmayacaklar. O zaman kapımıza getirdikleri savaşı, gelin liderimiz öncülüğünde kapılarına götürelim…

Her yazımda olduğu gibi bu yazıda da sizinle tarihe yolculuk yapmak istiyorum. Devletimizin ne kadar kadim olduğunu, kimleri nasıl yönlendirdiğimizi, tarihte çok küçük bir detay ile günümüzü nasıl şekillendirdiğimizi bilin. Özellikle bu aralar adını çok fazla duyduğumuz Alman İstihbarat Teşkilatı olan BND’nin köklerinin nereden geldiğini anlatacağım. İkinci dünya savaşı sırasında kurulduğu iddia edilen BND’nin akıl hocası Yahudilerin finanse ettiği Wikipedia’nın yazdığı gibi Güney Almanya İstihbarat birimleri ya da Gestapo değildir. Gestapo’nun da Güney Almanya İstihbarat birimlerinin de bir geçmişi vardır. Bunu öğrenmek için ikinci dünya savaşından bir öncekine geçmek gerekir. Hani Osmanlı Devleti’nin Almanya ile ittifak yapmak zorunda kaldığı savaş var ya; işte dananın kuyruğunun koptuğu o zamanlara. Önce Almanya’ya sonra da bütün dünyaya taktiksel istihbaratın ve karşı istihbaratın ne olduğunu öğrettiğimiz zamanlar. İngilizlerin Hindistan’ı işgal etme girişiminin olduğu yıllar Osmanlı-Alman ittifakı bölgeye müdahale etme planı yapar. Osmanlı’nın başında Sultan Reşat, Almanya ve Prusya Krallıklarının başında da 2. Wilhelm vardır. Durum çok ciddidir. Hindistan-Pakistan işgali demek Osmanlı Devleti’nin Doğu ile bütün irtibatının kopması ve Batı tarafından tamamen kuşatılması demektir. Yani içerideki hainlerin hayal ettiği içine kapanık bir Türk devleti demektir. Yani 100 yıl boyunca bize reva gördükleri Türkiye’dir. Yani 100 yıl sonra El-Bâb harekâtı ile kırdığımız esaret zincirine atmaya çalıştıkları ilk düğümdür. Almanlar bölgeye binlerce asker gönderileceğini düşünürler. Ancak Osmanlı Devleti Almanlardan sadece birkaç tane şehbender istemiştir. O zamanın tabiri ile konsolostur şehbender. Ancak o vaktin şehbenderleri birkaç dil bilen, elçilik vazifesi yapabilecek, toplumun en küçük kesiminden en muteber makamlarına kadar herkes ile farklı bir dil, kültür ve algı ile konuşabilen çok yetenekli insanlardır. Almanya birkaç şehbender gönderir Osmanlı Devletine. Osmanlı Devleti’nden Ağa Muhammed, Habib Hoca, Ahmet Hamdi Efendi, Hüseyin Hasib Efendi, Hüseyin Kâmil Efendi ve Halil Halidi gibi yetenekli isimler Almanların gönderdikleri şehbenderleri de yanlarına alarak Belucistan, Veziristan, Svat vadisi ve Afganistan’a doğru yol alırlar. Ellerinde Enver Paşa’nın meşhur mektubu vardır. Bu mektup tam olarak şöyle der: “Hindistan’da vakit isyan vaktidir. İngilizlerin dükkânları talan edilmeli, silahlarına el konulmalı ve onlar bu silahlarla öldürülmelidir. Hintlilerin sayısı 320 milyondur. İngilizler ise yalnızca 200.000’dir. Onlar katledilmelidirler. Orduları yoktur. Süveyş Kanalı bir süre sonra Türkler tarafından kapatılacaktır. Ülkesini ve doğduğu toprakları kurtarmak için ölen kişi sonsuza dek yaşayacaktır. Hindular ve Müslümanlar, sizler hem ordunun askerlerisiniz ve hem de kardeşsiniz ve bu aşağılık İngilizler sizin düşmanınızdır. Cihat ilan ederek gazi olmalısınız ve kardeşlerinizle birleşerek İngilizleri öldürmeli ve Hindistan’ı kurtarmalısınız.” İşte Enver Paşa’nın bu mektubu sadece Hindistan değil, bütün Orta Asya’da yankılanır. Hindikuş dağlarından, Gat dağlarına, Narmada’dan Doğu Türkistan’a, Fergana vadisinden Süveyşe kadar gök kubbe bizimledir artık. Propagandanın gücünü gören Alman şehbenderler şaşkındırlar. Ancak Kral 2. Wilhelm’in kesin emri ile olan biteni tek tek not almaktadırlar. Alman kralı 2. Wilhelm, Osmanlı İmparatorluğunun başında Sultan Reşat olsa da Teşkilatı Mahsusa’nın hâlâ Abdülhamid aklı ile yönetildiğini çok iyi bilmektedir. Ve Almanya’da buna benzer bir teşkilat kurmak istemektedir. Bu yüzden şehbenderlerini çok dikkatli seçmiştir. Sultan Abdülhamid Hânı çok iyi tanımıştır Wilhelm. Ondan öğreneceği çok şey olduğunu şu sözlerle itiraf etmiştir : “Fransız kralı ile görüştüm, benden aşağı buldum. Japon imparatoru ile görüştüm, basit buldum. İngiliz kralı ile görüştüm, kendi ayarımda buldum. Ne zaman ki, Osmanlı Sultanı Abdülhamid Han ile görüştüm; O’nun heybeti, zekâsı ve nezaketi karşısında beni bir titreme aldı.”

Bu olaydan sonra Alman İmparatorluğu, Teşkilatı Mahsusa’yı kopyalamaya çalışmış ve Teşkilatı Mahsusa resmi olarak varlığına son verince 2. Dünya savaşına kadar; sonrasında Gestapolara devşirilecek olan küçük istihbarat birimleri ile ayakta kalmaya çalışmıştır. İkinci dünya savaşında ise hem Gestapoların hem de Güney Almanya İstihbarat biriminin bir araya gelmesi ile BND Alman İstihbarat Teşkilatına yön vermişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra İstihbarat Teşkilatımız yurt dışı faaliyetlerini, Counter-Intelligence yâni karşı istihbarat faaliyetlerini durdurup kendi milletini fişlemeye başlayınca hem kendi yeteneklerimizi unuttuk hem de bizden istihbaratı öğrenenler karşı istihbarat faaliyetleri ile bunu çok ileri seviyeye götürdüler. Bunlar tarih dersi değil kardeşlerim. Bunlar tarihe düştüğümüz muhteşem kayıtlar. Kanımızla, canımızla, zekâmızla, devletimizle tarihe zembil gibi vurduğumuz damgalar. Ders kitaplarında yazması gerekenler. Uygulamalı olarak çocuklarımıza hicret ile beraber öğretmemiz gerekenler. Türk milletinin göçebe kolonisi değil, aslında arı kolonisi olduğunu artık bilmemiz ve çocuklarımıza öğretmemiz lazım. Bizi göçebe olarak aşağılayanlar aslında bize medeniyet kurmamış toplum sıfatı yakıştırma çabasındalar. Oysa bizler arı kolonileriyiz. Gittiğimiz her yere polenleri taşırız. O polenler medeniyettir, kültürdür, ahlaktır, stratejidir, fedakârlıktır, vatanseverliktir. Bunu yaymanın bedeli savaşsa savaşırız, kansa dökeriz, cansa veririz. Malazgirt şahittir. Varna şahittir. İstanbul’un ihtiyar surları şahittir. Viyana’nın kapıları şahittir. 15 Temmuz şehitler köprüsü şahittir. Bilim der ki “Ne zamanki arı kolonileri yok olmaya başlar, o zaman dünya yok olmanın eşiğine gelir, kıyamet yakındır.” Ben de diyorum ki “Ne zaman Türkler arı olmaktan vazgeçerse, o zaman dünyada adalet yok olmanın eşiğine gelir, o zaman işgal yakındır, o zaman dünyanın her yeri Kerbela, her yeri Suriye, her yeri Irak olacaktır.” Tam 100 yıl boyunca durdu bu arı kolonileri. Orta Asya’dan Afrika’ya kadar mazlumların çığlıkları toprağa gömüldü. O toprakta büyüyen çiçekler bu hikâyeleri anlatamadı kimseye. Çünkü bu hikâyeleri diyardan diyara taşıyacak olan Türkler sindirilmişti. İçeride darbe ile ihanet ile uğraşıyordu. Şimdi o arılar özgür. O arıların ilk kurduğu koloni El-Bâb’da. İkinci koloninin sesi Katar’dan geliyor. Üçüncüsü Somali’den.

Kardeşlerim. Denizdeki dalgaları düşünün. Küçük bir sahilden okyanusa açılırken en yüksek dalgayı yenemediğiniz müddetçe engin sulara ulaşamazsınız. Önümüzdeki dalga ise en büyüğü… Dünya, her defasında büyüyen dalgaları milleti ile beraber alt eden Başkomutan Erdoğan’ın son yürüyüşünü izleyecek. Hazır mısınız? İzleyici olarak değil, sıcak savaşın içinde, tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi. Kurşunların vızıltısı kulaklarınızda, şehadetin kokusu bir metre uzağınızda. Tekrar mı geliyorlar Bisimit? Ne zaman ki yok edilirler, o zaman durur bu saldırı. Ne zaman ki sur üflenir, o zaman kaçacak delik ararlar. Ne zaman ki birlik oluruz, o zamandır Gargat ağaçlarının arkasına saklanacakları vakit…

Gezi olayları ile başlayan ekonomik saldırılar, Hendek savaşı ile devam eden fiziksel güç testi, başarısız bir işgal-vâri darbe girişimi, El-Bâb operasyonu ve önümüzde son iç kargaşa ile tetiklemeye çalıştıkları ekonomik savaş; yani gezinin kaos, kargaşa ve iç savaş ile güncellenmiş bir üst versiyonu… Mısır’ın firavunları, Suriye’nin vampirleri ile dolu bir Türkiye hayali kuran fâsıklar ve karşısında sizler, bizler, Türk Milleti… Kürt olan alınmasın, Çerkez olan alınmasın. Laz olan, Vatansever olup da Ermeni olan dâhi alınmasın. Bu yazıyı kaleme alan Bisimit olarak söylüyorum, ben de Kürdüm ama bu toprağın ekmeği ile büyüyen, bu toprağın suyu ile yıkanan, bu bayrağın aşkı ile yanan her ruh bu coğrafyada Türk ismi ile anılmaktan, asimile olmaktan korkmasın. Bu bir şereftir. Bu şeref Allah’tan bir hediyedir. Bu sözlerimin delilini soranlar İstanbul’un fethine baksın. Delil arayanlar Malazgirt’e baksın. Delil arayanlar Türkiye’siz kalmış coğrafyalarda inim inim adalet diye inleyen yetimlerin gözyaşlarına baksın.

Hendek savaşında içeride binlerce hain olmasına rağmen gücümüzü test etmeye kalkanlar aslında işgal planı yapıyorlardı. Ancak Hendek zaferi Türkiye ile reel anlamda bir savaşın kesinlikle kazanılamayacağını öğretti kâfirlere. Bir sürü hâin komutanın yanlış yönlendirdiği operasyonlar yüzünden verdiğimiz onlarca şehide rağmen geldi zafer. Bu yüzden darbe girişimi ile şanslarını denemek zorunda kaldılar. Çaresizdiler. Gezi gibi, Hendek gibi, 15 Temmuz da ellerinde patladı. Her dalga sonrası millet daha da kenetlendi. Açık sular daha bir görünür oldu. Sınır ötesi operasyonu öncesi bize destek veren Batı, aslında bu operasyonlarda başarısız olup tıpkı Amerika gibi, İran gibi Ortadoğu bataklığına saplanacağımızı düşünüyordu. Bu yüzden operasyon öncesi oraya girişimiz alkışlandı. Bizi Suriye’de yiyecekler, zayıflatacaklar ve içerideki planlarını uygulamaya koyacaklardı. Ancak Türk ordusu ilerledikçe sesler yükselmeye başladı. Daeş yenildikçe Suriye’nin bağımsızlığı tartışılır oldu. Daeş ile beraber haçlı tohumu YPG’yi vurdukça; 6 yıldır ırzına geçmeyen tek ülkenin kalmadığı Suriye’nin toprak bütünlüğü, Türkiye Suriye’ye girdiği zaman geldi akıllarına. Bu plan da çöktü. Bir dalga daha atlatıldı. Şimdi açık sularda özgürlüğümüzü ilan etmeye ramak kala. Son bir kavgamız var, son bir zafer. Elimizde hiçbir şey yokken ve binlerce haine rağmen kazandığımız onlarca savaştan sonra, ellerindeki son kozu oynayacaklar.

Ölmekten veya ağır imtihanlardan geçmekten sadece mukallit iman sahipleri korkar. Ey tek korkusu son nefeste iman kaygısı olanlar. Muhatabım sizlersiniz. Bunun dışında olanlar şimdiden kapıyı dışarıdan kapatsınlar. Yeni 100 yılın Ortadoğu haritasını anlatacağım. Ortadoğu’daki gelişmeleri Büyük İsrail hayali olmaksızın okumak bulmacayı hep eksik kılacak. Planın son aşamasına geldiler. Biz de kendi planımızın son aşamasındayız. Büyük İsrail mi büyük Türkiye mi sorusunun cevabını kanımızla, canımızla vereceğimizi 15 Temmuz’da görenlerin son çırpınışı. İlk mesaj 250 şehit ile beraber gönderildi. “Biz belki şehit olacağız ama siz de galip gelemeyeceksiniz…” aforizması ete kemiğe bürünerek adeta bir çığlık oldu. Bu çığlık tam 1 yıldır kulaklarında çınlıyor kâfirlerin.

Büyük İsrail projesini biliyorsunuz. Nil’den Fırat’a kadar olan bölgede kurulacak Büyük İsrail devleti hayali… Suriye yanarken, Irak yanarken, Mısır yanarken, Türkiye’yi ateşe verenler nedense medyada görünmez oldular. Ortadoğu’yu cehenneme çeviren İsrail’den ses çıkmaz oldu. Sürekli bir Filistin sorunundan bahsediyoruz. Sanki İsrail bir tek Gazze’yi yakıyormuş gibi. Sanki Suriye’de, Irak’ta, Türkiye’de olan bitenin İsrail ile alakası yokmuş gibi. Şimdi sıkı durun. İsrail, Mısır ile anlaştı. Filistin ve Nil nehri arasında kalan Sina çölünün kuzey doğusunu İsrail Mısır’dan satın aldı. Bu bölgede şehirler kurulacak. Şehirler kurulması için altyapı ve yeşillendirme çalışmalarını Suud finanse ediyor. Suud ve İsrail Filistin’e kuyu kazıyorlar. Bu plana göre Gazze şeridinde kalan Filistinliler Sina’ya doğru göçe zorlanacak ve buradaki şehirlere yerleştirilecek. Filistinlilerin yerleştirildiği bu bölge için Birleşmiş Milletler ile kayıt dışı görüşmeler yapıldı. Bu bölgenin koruması Birleşmiş Milletler kontrolünde olacak. Nil Nehri’nin doğusunda ise İsrail birlikleri olacak. Yâni İsrail “Büyük İsrail” projesinin güney ayağını oturtmuş olacak. Sıra geldi kuzeye! Kuzey’de ise bunu başarması için Suriye’nin kuzeyinde İsrail’e bağlı otonom bir komünal Kürdistan şartı var. PKK’nın Suriye kolu PYD ve YPG’ye yapılan yığınaklar bu bölgenin ÖSO’dan kurtarılması ve savunulması için… Peki, kime karşı? Karşılarında Türkiye’den başka duran hiçbir ülke yok. Rusya’nın Suriye’deki varlığı İsrail’in emri iledir. Tiyatroya aldanmayın. Şu anda Şam’ın güneyinde Dara bölgesinde saldırılar arttı. Güneyde bu bölgeyi, daha sonra Kuzeyde de İdlib’i almayı kafaya koydular. Suriye’nin güneyindeki mücahitleri ise Kuveyt üzerinden Katar finanse ediyor. Zalimler yine bir taşla bir kaç kuş vurma peşindeler. Katar’ın muhaliflere desteğini kesmesi için yaptıkları hamle de bu yüzden. Bu hamle ile Suriye’nin güneyini düşürmek istiyorlar. Suriye’nin kuzeyini ÖSO’da tutan ise Türkiye. Katar operasyonu başarılı olursa ikinci aşama Türkiye’ye saldırı ve Suriye’nin kuzeyini ele geçirme operasyonu. Bu bir din savaşıdır. İsrail Ortadoğu satrancının köşede bekletilen sessiz şâhıdır. Türkiye ise savaşarak o şaha yaklaşan rakip şah. Bir an önce Suriye’nin kuzey batısında Afrin’i, Fırat çevresinde de Menbiç’i özgürleştirip bu planı deforme edeceğiz. Yeni bir oyun kuracaklar. Yeniden saldıracaklar. Yeniden bozacağız. Hâbil’den Kerbela ’ya, Malazgirt’ten Kosova’ya ve 15 Temmuz’dan kıyamete kadar. Her zaman karşılarında bu ruh ile kaynamış bu milleti bulacaklar. Ya Allah Bismillah Allahuekber çığlıkları arzı da arşı da titretecek. Ve evet, Başkomutanın dediği gibi cihat meydanları pehlivansız kalmayacak. Hazreti Musa’nın “zalimlerle savaşın” emrine biat etmekten kaçan değil Başkomutanına “Artık zalimlere hadlerini bildirelim” diyen bir millet var. İşte Musa’ya isyan eden ve savaştan kaçan o millet ile liderine zalimlerin karşısına çıkmak için baskı kuran bu millet bir gün karşı karşıya gelecekler. O zalimlerin saklanacağı millet bu millet, o zalimlerin korktuğu devlet bu devlet… Küçük bir provaydı şahitlik ettikleri. Korkusuzca, çıplak elleri ile işgalcilerin tanklarını, silahlarını ele geçiren yiğitlerin resmi geçişine şahitlik ettiler. “O yiğitlerin ellerinde silah olduğu zaman ne olacak kâbusu” uyutmuyor hiçbirini. 15 Temmuz’dan beri uyumayan bir tek biz miyiz sanıyorsunuz? Bizden daha temkinliler. Daha uykusuzlar. Daha hırçınlar. Büyük İsrail ile ilgili planı anlatmaya devam ediyorum. İsrail’in güneyini Sina çölü ile kuzeyini de Suriye ile güvene aldıktan sonra Doğu ve Batı kalıyor geriye. Büyük İsrail projesinin batısında Kıbrıs, doğusunda ise Irak mevcut… İkisi de su anda boşuna yanmıyor! Kıbrıs’ta dönen birleşme oyunlarının arkasında da bu plan var. Yetmiyor Kuzey Kıbrıs’ta Türk topraklarını satın alıyorlar. Devletimiz onlarla onların oyunları içerisinde dalga geçiyor. Hiç kimsenin zerre şüphesi olmasın. Hiçbir olay birbirinden bağımsız değil. Devletimiz Kuzey Kıbrıs’ı Kuzey Kıbrıs’a bile bırakmayacak. Bu süreç bittikten sonra Kıbrıs için yeni bir girişim olacak. Kuzey Kıbrıs sadece Türk toprağı değil aynı zamanda Türkiye toprağı. Irak ise bölünmenin eşiğinde… Asıl kıyametin beklendiği yer. Suriye’nin kuzeyini kazanan burayı da kazanacak! Kuzey Irak yakında bağımsızlık referandumuna gidecek. Uzatmaya gerek yok. Barzani kiminse Kuzey Irak onundur! Hepimiz Barzani ailesinin İsrail, İngiltere ve Türkiye ile ilişkisini çok iyi biliyoruz. Üç ülke ile de denge siyasetindeler! Lakin vakit dananın kuyruğunun kopacağı vakte geldiğinde Barzani bir seçim yapmak zorunda kalacak. Ya kendisini sömürmeye devam edecek İngiltere ve İsrail himayesinde kalacak ya da ruhlarını Allah’a satıp Osmanlı’nın emaneti olan bu topraklara ilhak olacaklar. Her şey referandumdan sonra netleşecek. Her şey Suriye’den sonra netleşecek. Her şey bizimle beraber netleşecek. Suriye’den güçlü çakarsak, Katar ve Kuveyt Suriye’nin güneyinde ÖSO’ya finansal destek vermeye devam ederse Kuzey Irak da bizim, Kuzey Suriye de. Buralarda ÖSO’yu ve ÖSO’nun elinde kalan bölgeleri kaybedersek ibre Büyük İsrail projesine dönecek. Aynı şeyi düşündüğünüzü biliyorum. Bizi dışarıdaki düşmanlar asla korkutmuyor. Korkutamaz… Hepsi gelse ne olacak? Hangisinin kara ordusu var? Savaş dediğin yukarıdan bomba atmaktan ibaret olsa ABD, Rusya ve diğer çapulcu sürüleri Afganistan’dan Mısır’a kadar olan bütün bölgeleri kontrol altına almaz mıydı? Piyadenin ayak basmadığı yer fethedilmemiş demektir. Piyadesi ile ülke fethedecek, toprak alacak tek ülke de Türkiye’dir. Bu bir hamaset değildir. Varsa başka örneği göstersinler.

Amerika’nın özellikle Ortadoğu’da bazı ihaleleri Rusya’ya bıraktığından bahsetmiştim. Burada bir güç savaşı yok, burada bir paylaşım var. İki ülkenin de amacı büyük İsrail için zemin hazırlayıp karşılarında durabilecek olan tek gücü diskalifiye etmek. Hendek savaşında kullandıkları vekil orduları perişan oldu. El-Bâb’da kullandıkları ikinci vekil orduları perişan oldu. Güneydoğuda hendeklerden aldığımız savaşı Suriye’ye taşıdık. 15 Temmuz’da durdurduğumuz tankları Suriye’ye gönderdik. Yakında Irak’ta da ortalık karışacak. Bütün hesapların yapıldığı bu dönemde Türkiye’yi ne olursa olsun meşgul etmek zorundalar. İçerideki hainler bunun için birleştiler. Kurdukları tuzakla bizi iç kargaşaya, ekonomik sıkıntıya maruz bırakmak istiyorlar. Biz bunlarla uğraşırken Suriye’de, Irak’ta, Kıbrıs’ta kurmak istedikleri düzenin altyapısını hazırlamak istiyorlar. Ancak liderinizi iyi izleyin. Ne Suriye’den, ne Irak’tan, ne Kıbrıs’tan, ne de diğer ülkelerde kurulan Türk askeri üslerinden vazgeçmiyor. Katar’ı tehdit ederek askeri üssümüzü kapatmaya çalışan haçlı ittifakına Türkiye’nin cevabı daha fazla asker göndermek oldu. Haçlı ittifakının ikinci planı Türkiye kendi iç meseleleri ile uğraşırken, dikkatini Katar’a yöneltmişken Türkiye’nin Somali’deki askeri üssünü Eş-Şebab terör örgütünü kullanarak basmak ve katliam yapmaktı. Ancak Türkiye bu süreçte Somali’deki askeri üssümüze takviye ekipler gönderdi. En son geçen hafta yüklü bir mühimmat sevkiyatı daha gerçekleşti. Somali üssümüzde üst düzey alarm verildi. Türkiye ayrıca Somali’nin ordusu ile iletişime geçerek Somali ordusunun eğitimine hız verilmesi gerektiği ve askeri üssümüz ile sadece birkaç yüz kilometre ileride olan Eş-Şebab terör örgütünün birlikleri arasında birkaç tampon bölge kurulması için istişarelerde bulundu. Kardeşlerim. Bu bir satranç oyunu… Kaç hamle ötesini düşünürsen o kadar çok kazanma şansın var. Türkiye’yi içerideki hainlerle meşgul edip dışarıyı unutacağımızı sananlar son 10 yıldır hep yanıldılar ve bundan sonra da yanılmaya devam edecekler. Abdülhamid Han’ın zekâsına methiyeler dizenler şimdi suskun. Ama yıllar sonra yakın tarih sadece Türkiye’ye değil, dünya siyasetine de yön veren liderimizi konuşacak. Kardeşlerim… Abdülhamid Han kalktı ve savaşıyor demek istiyorum. Bağırmak istiyorum. Sizler de benim gibi görüyorsunuz biliyorum. Etrafı düştüğü zaman elinden tutacak bürokrasi yerine akbabalar gibi saldıracak hainlerle çevrili de olsa Erdoğan ufka bakıyor. Her baktığı yerde milleti görüyor. Bu destek de olmasa uğruna savaşacak hiçbir şey olmazdı. Rabbin rızası da olmasa ne gerek vardı bu kılıcı kınından çıkarmaya. Erdoğan bilmiyor mu Amerika, İsrail, İngiltere ile barışı sağlayıp krallar gibi yaşamayı? Erdoğan bilmiyor mu Sisi gibi toprak satmayı? Erdoğan bilmiyor mu savunma sanayiyi dışarıya muhtaç etmeyi? Erdoğan bilmiyor mu silah üretmek yerine ABD’den silah satın almayı? Erdoğan bilmiyor mu petrol kuyuları açmak yerine küresel şirketlerin cebini doldurmayı? Erdoğan bilmiyor mu Türkiye’yi IMF’ye daha fazla muhtaç etmeyi? Kimin için bu savaş? Hem kaç yaşına bastı artık Erdoğan? Neden devam etsin bu mücadeleye her şey kendisi içinse?

Benim korkum ne Haçlı ittifakı ne de içerideki hainler. Benim korkum Erdoğan’ın arkasında duran bu milletin birlik ve beraberliğine farkında olmadan dinamit koyan günümüz âlimleri. Bu meseleye de değinmeden geçmek istemiyorum. Hazreti Peygamberin vefatından sonra bugüne kadar, sahabeler arasındaki ilk tartışmalara bile baktığımızda ayrılıklar, savaşlar, işgaller, katliamlar hep dini tartışmalar sonrasında yaşanmış. Dışarıdan işgaller gelmeden önce dahi Bağdat’ta, Hindistan’da, Endülüs’te önce dini tartışmalar vuku bulmuştur. İslam tarihinde ehli hadislerin fakihleri, fakihlerin ehli hadisleri, tasavvufçuların dâhi tasavvufçuları beğenmediği, eleştirmeye başladığı, kutuplaştırdığı dönemler hep kaybettiğimiz dönemler olmuş. Bu tartışma günümüzde ise gelenekçi ve modernist kavgasına dönüşmüş durumda. Kendi iddialarına göre geleneğe sahip çıkanlar, yine kendi iddialarına göre Kur’an’ı modern olarak yorumlamaya çalışanlar. Ey kardeşim, İslam şöyle bir kaide koyuyor. Dinin aslını reddetmedikçe, imanın şartlarını reddetmediğin müddetçe, o şartlara inandığında o şartlara getirdiğin yorumlama seni kâfir etmez. İmanın şartlarını inkâr eden, İslâm’ın yani Müslüman olarak yaşamanın şartlarını inkâr edersen küfre girersin. Namazı inkâr edersen, orucu inkâr edersen, zekât yoktur, yalandır dersen küfre girersin.

Bakın isim vererek söylüyorum. İslamoğlu-Cüppeli kavgası, Ebubekir Sifil- Caner Taslaman kavgası… O cemaat ya da bu cemaat tartışması… Siz bunları tarihte ilk defa mı oluyor sanıyorsunuz? Bu oyunun eski versiyonlarını Hindistan’da gördük, Endülüs’te gördük, Bağdat’ta gördük. Ebubekir Sifil Hoca’ya da, Caner Taslaman Hoca’ya da soruyorum; Allah rızası için söyleyin; canlı yayına çıkıp bu milletin önünde neyi tartışacaksınız? Bu millete hakkı mı anlatacaksınız yoksa kimin daha iyi olduğunu mu göstereceksiniz? Kardeşlerim Bağdat Moğollar tarafından işgal edildiği zaman Bağdat uleması neyi tartışıyordu biliyor musunuz? Bağdat uleması halkı nasıl ikiye bölmüştü biliyor musunuz? Uçan haşeratın, sivrisineğin insandan emdiği kan abdesti bozar mı yoksa bozmaz mı? İşte bu soru yüzünden Bağdat birbirine girdiği zaman Moğollar Bağdat’ı yakıp yıktılar. Amerika, Avrupa, Rusya, Çin ve içerideki hainler tarafından kuşatıldığımız bugünlerde âlimlerimizden beklenen toplumu birleştirmekken, onlar canlı yayınlara çıkıp taraftarları birbirine karşı fıkıh, tasavvuf, hadis, kuran üzerinden kışkırtıyor. Hâlbuki kardeşlerim cemaatler ne için vardı? Cemaatler dini ve hayatı tıpkı Kur’an gibi, Hadis gibi, Fıkıh gibi, Tasavvuf gibi kolaylaştırmak için var olmadı mı? Cemaatler bunu unutmaya başladılar. Irak’ta 1,5 milyon kadın tecavüze uğradı. Irak’ta milyonlarca yetim dünyanın dört bir yanına köle olarak satıldı. Filistin’de milyonlarca insan açlıkla boğuşuyor. Afganistan’da insanlar açlıktan dolayı İran’a bir çocuk bağışlamak şartı ile göç etmek zorunda kalıyor. Bizim âlimlerimiz bunları konuşmak yerine tıpkı yüzyıllar önce sivrisinek kanı yüzünden birbirine giren Bağdatlılar gibi canlı yayına çıkıp “kim daha haklı” oyununun parçası oluyorlar. Bu oyunun amacı ülkemizde birleştirici unsur olması gereken cemaatleri ve mensuplarını birbirine düşman ederek ülkeye yapılacak saldırıların etkisini arttırmak ve savunma hattımızı zayıflatmaktır.

Kardeşlerim 9. Yüzyıldan 17. Yüzyıla kadar tam 800 yıl boyunca Hindistan’ı yönetti Müslümanlar. Hem de Müslümanlar nüfusun toplamda 20%’sine bile tekabül etmiyorken! Peki, sonra ne oldu biliyor musunuz? 17. Yüzyılda Hindistan’da daha çok bugünkü Selefileri andıran ehli hadis grupları ile Hanefi ekolünden gelen fakihler birbirine girdiler. Toplum birbirinden o kadar ayrıldı ki Müslümanlar artık birbirine selam vermez oldu. Tarihleri araştırırsanız o yüzyılda İngilizler Hindistan’ı işgal ettiler ve 800 yıllık İslam yönetimine son verdiler.

Kardeşlerim acilen modernist, gelenekçi, ılımlı, radikal kavramlarından kurtulmamız lazım. Burada “ama biz haklıyız” diyen kardeşlerime sesleniyorum. Haklıysan bu ümmet için, bu millet için kendini kurban etmeye var mısın? Fıkıh erbabı olduğunu iddia edenlere sesleniyorum. Fıkıh bir itikat konusu bile değilken siz hangi cüretle fıkhi konular üzerinden bu milleti birbirine düşürüyorsunuz? Kendimde mensubu olduğum tasavvuf ekolüne soruyorum; Tarih’te mutasavvıfların itikadı ya da mezhebi tartışmalara girdiği nerede görülmüş? Tasavvuf demek şeytandan önce dâhi nefsi düşman bilmek değil midir? Peki, nefsin yerine sürekli karşı tarafın ameli, itikadı, mezhebine saldırmak “Nefsi köreltme” düsturunun neresinde var? Başkasını hedefe koyarak Allah’a yakınlaşmak hangi mürşidi kâmilden bize emanet kaldı ki duymadık, işitmedik? Sûfilik sana teslim olan ile iştigal etmektir. Sana teslim olmuş mazlum kalpler ile dertlen, onlarla konuş, onların derdi süfiliğine süfilik katsın. Onların gözyaşı sende yoksa nefsini sorgula… Bunları yapmıyorsan tasavvufla ne işin var bre adam? Düşman edinmek, taraftar toplamak, cemaat kavramı üzerinden şirketleşmek, televizyona çıkıp şov yapmak… Bunların nesi tasavvuf, nesi ehlisünnet, nesi İslam silahşörlüğü? Allah gani gani rahmet eylesin; bir büyüğümüz derdi ki “Evladım dışarıda gördüğün, seni yanlış anlamaya sevk edecek en berbat durumda olan bir kadın ya da erkek suretindeki insana bile ‘belki Hızır aleyhi selamdır’ gözü ile bak ve onun tipini, şeklini ya da ne yapıyorsa fiilini eleştirme, buğuz etme…” İşte tasavvuf budur. Bu düşüncedir. Sahabelerin “Acaba ben münafık mıyım” sorusu ile kendini yiyip bitirdiği dönemden cemaatlerin veya âlimlerin canlı yayınlarda birbirini ezdiği, kendisini cennetlik gördüğü, kendisi dışındaki cemiyet ve grupları cehennemlik gördüğü dönemlere geldik. Bugün en küçük cemaat grubu bile Hz Muhammed (sav) ‘ın yola çıktığı, Kâbe’ye gelerek İslam’ı anlattığı gruptan daha kalabalık. Ama Peygamber döneminde Sahabelerin her biri Mekke’den, Medine’den Çin’e kadar hicret edip, İslâm’ı anlatmak yerine oturduğu yerden “Ben sahabeyim, peygamberi gördüm. Onu anlatmamı isteyen bana gelsin. Ben kimsenin ayağına gitmem” diyerek kendi cemaatini kurmuş olsaydı bugün hiçbirimiz Müslüman bile değildik. Unutma bir avuç sahabe Peygamberden aldığı ders ile bütün dünyayı değiştirdi. Milyonlarca Müslüman ise o birliğe kurşun sıkmak için adeta yarışa girmiş, pespaye, çirkin bir sirkin oyuncuları olmuş. Âlim olduğunu iddia edenlere sesleniyorum. Bu sirki terk edin. Bu milleti birbirine düşürmeyin. Sizin vazifeniz uzman olduğunuz hususları anlatmak. Siz bir öğretmensiniz. Öğretmenlik yapın. Müesseseleriniz birer üniversitedir. Dünya’nın dört bir yanına göndereceğiniz kardeşlerimizi yetiştirin. Kâfire karşı sert olun. Müslümana karşı yumuşak olun. FETÖ’nün en büyük hatasını unutmayın. Kendini dinin merkezine koyan, Mesihlik iddia eden, kâfire merhamet edip kendi cemaatinde olmayan bütün Müslümanları dışlayan FETÖ’nün bu hataları onu da, ona biat edenleri de kahrı perişan etti. Hazreti Allah Râd süresinde buyuruyor: “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” Yine Allah En’am süresinde buyuruyor “Onlardan (Mekke halkından) önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helak ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.”

Efendiler; Devletimiz bunca sıkıntıya rağmen içeride ve dışarıda büyük savaşlar verirken toplumun önder kabul ettiklerinin vazifesi Müslümanları cihada hazırlamak değil midir? Müslümanları birlik olmaya davet etmek değil midir? Müslümanların küçük ayrılıklardan mübari sebeplerini tahfif etmek ve aslında aynı dinin, aynı toprağın, aynı vatanın mensubu, tek Rabbin kulu, aynı Peygamberin ümmeti olduğumuzu aşılamak değil midir? Peki, hangi âlim bunu yapıyor şu anda? Hangi hoca yapıyor? Hangi cemaatimiz bunu yapıyor? Sözlerimi cemaatlere, ehlisünnete, tasavvufa ya da Kur’an’a saldırı olarak algılayacak fitnebaz köpeklerin niyetlerini şimdiden men etmek maksadı ile söylüyorum. Ve yine bu sebepten ötürü kelimelerimi çok dikkatli seçmeye gayret ediyorum. Hiç biri o köpekleşmiş nefsini fitne çıkarmak için zorlamasın. Bütün söylediklerimden kastım günümüzün ayrılık değil, birlik günü olduğudur. Devlete nasıl faydalı olurum sorusunun cemaat ve liderler çerçevesinde cevabıdır. Âlimler ve cemaatler ile ilgili açtığım paragrafı burada kapatıyorum.

Tekrar dünya gündemine dönüyorum. Katar’da, Bahreyn’de, Suud’da, Yemen’de olan bitenleri anlatmıştım. Tekrar etmek istemiyorum. Sosyal medya hesaplarımızdan olan biteni kısa cümlelerle de olsa yorumlama fırsatımız oluyor. Onun için yine bilinmeyenler üzerinden gidiyorum. Suudi Arabistan ve Bahreyn özelinde körfez ülkeleri haçlı ittifakı tarafından Katar üzerinden Türkiye’ye düşman edildi. Burada şunu çok iyi anlamamız lazım. Olası bir İran saldırısında artık Suud’un veya Bahreyn’in arkasında Türkiye’nin durması çok zor. Teknik olarak hâlâ mümkün olsa da psikolojik olarak Türkiye’nin Bahreyn ve Suud özelinde körfez ülkeleri ile bağı koparıldı. Bu operasyonla beraber Suud ve Bahreyn artık himayesiz kaldılar. Bu operasyonu Katar’a çekmeye çalışanlar aslında kendileri tuzağa düştüler. Şimdi Kuzey’de Irak, Güney’de ise Yemen üzerinden gelen bir İran saldırısı ile karşı karşıyalar. Haçlı ittifakı Katar’ı göstererek körfeze öyle bir tuzak kurdu ki çok yakında Suudi Arabistan ve Irak sınırında çatışmalar yaşanırsa hiç şaşırmayın. Suud’un sınıra inşa edeceği hiçbir duvar kurtaramayacak Suud’u. Hicaz bölgesi kuşatma altındayken Suud ailesinin de içi kaynıyor. Haçlının planı Yemen’i ikiye bölerek bir bölümün kotrolünü Suud’a, diğer bölümün kontrolünü de İran’a vermek. İran’ın Hicaz’a yayılım politikasının ilk resmi adımı da böylece atılmış olacak. Ahmaklar anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. Batı Ortadoğu’da Sünnilerin kendilerine hiçbir zaman biat etmeyeceğini çözdü. Bu yüzden Türkiye ile karşı karşıya geldi. Yoksa Batı Türkiye’den daha iyi müttefik bulabilir mi sanıyorsunuz? 10 yıl önce Türkiye’ye Ortadoğu’yu teslim etmek isteyen Batı, Recep Tayyip Erdoğan’ın gözlerindeki Osmanlı hayalinden korktu. Bu yüzden akıllarındaki Ortadoğu Projesi fesâda battı. Bu yüzden Büyük Ortadoğu Projesi’nin Büyük Türkiye projesi olmasından korktular. Bu yüzden ilk başta sırtını sıvazladıkları Recep Tayyip Erdoğan’ın daha sonra baş düşmanı oldular. Batı’nın anladığını anlamayanların aramızda olmasını bu yüzden hazmedemiyorum.

İçeride olan biteni yorumlamadım. Bunun bir sebebi var. Bu yazıda şimdiye değin yazdıklarımı düşündüğünüzde içeride olan bitenleri, ismini bile anmak istemediğim bir muhalefet liderinin arkasında terör örgütlerinin neden yürüdüğünü, merkez olarak neden İstanbul’u seçtiklerini, bu hareketlerinin Türkiye’ye maddi ve manevi yansımalarını, toplumsal kargaşa ile amaçlanmak istenenleri, suikastlarla süslenebilecek bu kargaşanın Türkiye’yi sürükleyeceği kirli maceraları, secdesi dolara olan iş adamı kılıklı küresel mafyaların Türkiye temsilcilerinin eskisi gibi para üzerinden para kazanma hırslarını; 2023, 2053 ve 2071 hedeflerimizi sekteye uğratmak için giriştikleri bu çabaların ve planların tamamının sonunda mağlup olacağı gerçeğini ve milletini arkasına alan Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan’ın içeride yine milleti ile beraber hainleri elimine edip, dışarıda ise şerefli Türk ordusu ile beraber kana kan, dişe diş bir kavga vereceğini artık hepimiz görüyor ve şahitlik ediyoruz. Vallahi tıpkı söylediğim gibi olacak. 15 Temmuz’da yenilenler nasıl ki 15 Temmuz’u Erdoğan planladı dedilerse, şeytana hizmet eden bu yürüyüş de Devletin elini güçlendirdiği zaman yine aynı hainler bu yürüyüşün de Erdoğan’ın planı olduğunu yazacaklar. Hatta bizzat bu yürüyüşe katılanlar bunu söyleyecekler. Evet, zor olacak. Evet, kısa bir süreliğine zafer sarhoşluğu yaşayacaklar ama hiç Devlet yönetmemiş, Devlet nedir bilmeyen bu haşerat Devlet’in ne demek olduğunu bütün bu süreçlerde aslında Devlet’e ve hatta Erdoğan’a hizmet ettiklerini anladıkları zaman öğrenmiş olacaklar. Aklıma darbeden önce İngiliz gazetesi Financial Times’ın köşesine taşıdığı bir makale geldi. Darbe neden yapıldı sorusunun bir cevabı da o makaledeki itiraftı aslında. Financial Times’ın Brüksel muhabiri Alex Barker kızgınlıkla kaleme aldığı köşe yazısında; “Erdoğan bizimle yavru köpeklerle oynadığı gibi oynuyor. Avrupa artık Erdoğan’a boyun eğiyor. Erdoğan’ın ayağına diz çökerek gittik” diyordu. Daha sonra Kıbrıs ve vizeler üzerinden Türkiye’yi tehdit eden muhabir Türkiye’nin sonunun iyi olmayacağını ima ediyordu. Planları başlarına yıkıldı. Allah için savaşan 250 şehit, şeytana hizmet eden 2,5 milyar nüfuslu haçlı ittifakını darmadağın etti.

Kardeşlerim. Eskimiş hikâyeler ortaya çıkıyor. Toprak bize kim olduğumuzu aşikâr etmeye başladı. Arşivler fethettiğimiz diyarların özlemini yüreğimize nakış nakış işliyor. Türkistan’da işkence gören bir mazlumun bakışı Astana’yı delip geçiyor, Bişkek’i delip geçiyor, Duşanbe’yi delip geçiyor, Aşkabat’ı ve Tebriz’i delip geçiyor ve sonunda Ankara’nın soğuk duvarlarına çarpıyor. Sudan’da açlıktan ölen bir yetimin son verdiği nefes fırtına oluyor; o fırtına sadece birkaç yüz kilometre uzakta olan Mekke’de bile dinmiyor, cevabını o kutsal topraklarda bile bulamıyor. Mısır’dan Libya’ya, Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’tan Ankara’ya kadar bütün coğrafyayı yakıp yıkıyor. Ankara’da duruyor. Cevap bekliyor. Bizi bekliyor. Kardeşlerim yüreğimde çarpan sizde de çarpıyor mu? Yüreğimi yakan sizi de yakıyor mu? Adını koyamıyorum. Kelimelerin üstesinden gelemeyeceği bir tanımlama bu. Kelimeler ile her şeyi yapamazsınız. Nefes alamazsınız mesela. Bu hissettiklerim nefes alıp vermenin de derinliklerinde çaresizliğe meydan okuyan, kızgın demir ile örselenmiş diriliş muştusu. Yazamıyorum. Sadece hissediyorum. Biliyorum bu duyguydu Ebâ Eyyübel Ensari’yi o yaşta İstanbul surları ile kavga ettiren, bu duyguydu Selahaddin’e Kudüs’ü hediye eden, 15 Temmuz’da size “Ya istiklal, ya ölüm” dedirten bu duyguydu.

Kardeşlerim. Önümüzde Başkomutan Erdoğan ile geri dönemeyeceğimiz bir yoldayız. Türkiye içeriden ve dışarıdan kuşatılmıştır. Bu süreçte takip edeceğimiz tek ses Başkomutan Erdoğan’ın sesidir. Onun dışında ne medyada, ne sosyal medyada ne de reel politikte bizi yönlendirebilecek, bizi provoke edebilecek hiçbir güç yoktur. Arı kovanları tekrar harekete geçmiştir. Bizi yolumuzdan alıkoymak isteyecekler. Bizi sırtımızdan vurmak isteyecekler. Bedir’e girdiğimizde aramızdaki münafıkların bir kısmı saf değiştirecek, bir kısmı harp meydanını terk edecek. Ama zafer bizim olacak. Uhud’a geldiğimizde bir kısmımız emirleri dinlemeyecek ve ihmalkârlık yapacak ama zafer bizim olacak. Hendek’teki gibi Yahudilerin bir kısmı içimizden bilgi taşıyacak, istihbarat hırsızlığı yapacak ama Selmânı Farisiler bizimledir. Rüzgâr bizden yanadır. Malazgirt ovasına vardığımızda Sultan Alparslan’a koşacak Kürt yiğitler yine müminlerin emirinden direktif beklemektedir. Zafer bizim olacak. Miryakefalon’da Anadolu’ya vurduğumuz Türk damgası yüreğimize Kur’an harfleri ile kandan işlenmiştir. Zafer bizim olacak.

Son mazlumun ahını alana, son zalimin kellesi düşene dek; Esselamu Aleykum. Bundan sonra Türkiye’nin selamını alanlarla omuz omuza, bu selama buğuz edenlerle göğüs göğse… Kana kan, dişe diş !

Akdeniz Kuşatması

Dünya askeri bir nizama doğru yoğruluyor. Herkes cephesini yavaş yavaş belirliyor. Saflar netleşiyor. Tarih bize Kadeş anlaşmasında bugüne dair ipuçları veriyor. Tarih bize Kıbrıs’ı fetheden Lala Paşa ile beraber çok önemli hatırlatmalarda bulunuyor. Tarih Kanuni’nin projesi olan Süveyş Kanalı ile yapılmak istenenleri ve bunun başarısız olması sonucu İngiltere’nin üç-dört asır sonra bu projeye tekrar hayat vermesinin ne demek olduğunu anlatıyor.  Yani İngiltere’nin bu hamlesi aslında bize Kanuni Sultan Süleyman’ın İngiliz aklından 3-4 asır önde gittiğini açıkça izah ediyor. Tarih bize Kanuni’yi dinlemeyen ve hatta Kanuni Sultan Süleyman’ı anlamayan devlet adamlarının sonunu anlatıyor. Kanuni’den sonra neden düşüşe geçtiğimizi… Tarih bizi tekrar sınıyor dostlar! Hem de aynı kadim topraklarda. Hem de karşımızda aynı düşmanlarla. Hem de kaybettiğimiz bütün onurumuzu iade sözü ile beraber. Bize zaferi işaret ederek ve hatta nerdeyse elimize tutuşturarak…  Aynı tuzaklara düşeceğimizi sananlar yanılıyorlar. Aynı hatalar tekrarlanmayacak.  Kılıç Ali Paşalar emir bekliyorlar. Son bir ders verilecek. Bu topraklara Malazgirt’ten sonra Müslümanlar ikinci bir imza atacaklar. O imza Erdoğan ile beraber atılacak. Bu toprakların 200 yıldır özlediği adaletin tecellisi için kıran kırana bir mücadele başlamak üzere, hazır mısınız?

Esselamu Aleykum kardeşlerim. Temliha’nın “Yalnız mı kaldık” ezgisi ile titriyor bütün ruhum. Her defasında yüreğimde toplar patlıyor. Sadece Çoban Bey’de özel harekât mensubu Fâtih’in yüreğine düşmüyor cihad ateşi. Gradlar her defasında Halep’in kuzey batısını, İdlib’i yakmıyor. İçimde her nakarat bir grad füzesi gibi, her kelime bir TOW’dan çıkan ateşli balya… Yalnız mı kaldık bu erk yolunda? Yalnız mı kaldık? Cevabı sizde. Cevabı yüreğinizde. Cevabı “Ben ne yapabilirim?” sorusunda. Cevabı “Ben kimim?” sorusunda. Cevabı “Nedenlerde”. Cevabı “TARİHTE”. Cevabı Keşmirden, Hartum’a kadar uzanan coğrafyanın magmasında. Patlamaya hazır bütün soruların cevabı. Peki, senin yüreğin kaldırmaya hazır mı?

Geçen gün kaleme aldığım küçük bir bölümü tekrar paylaşarak başlıyorum yazıma. Bu kısmı yazının devamı için tekrar hatırlatmakta fayda var.

Irak savaşını hatırlayın. Amerikan deniz piyadeleri ile adeta şov yaparcasına girmişti Irak’a. Karşısında düzenli bir ordu olmamasına rağmen sokak çetelerine karşı her gün onlarca kayıp veriyordu Amerikan deniz piyadeleri. Hâlbuki bu piyadelerin namını yayıp, düşman ülkelerine korku salmak için Hollywood yıllardır milyarlarca dolar yatırım yapıyordu. Amerikan deniz piyadelerinin ismi yetmeliydi Irak’ı birkaç günde almaya. Ama Irak hiçbir Hollywood filmine benzemiyordu. Amerika’nın Vietnam’daki Rambo yalanı Irak’ta ters tepmiş ve “Sniper Juba” yüzlerce Iraklıda kendini bulmuştu. Evet, Amerika’nın bir Rambosu yoktu Irak’ta ama Irak’ın Jubaları vardı. Her gün internete düşen Sniper hedefi ile yere düşen Amerikan askerlerinin videoları Amerika’yı farklı stratejiler geliştirmeye itti. Amerika gibi bir ülkenin ordusunun karşısında Sünni ve bazı Şia aşiretler ellerinde keleşlerle savaşıyorlardı. Hatta bazılarında sadece tüfek vardı. Buna rağmen Amerika her gün asker kaybetmeye devam ediyordu. Anladılar ki yaptıkları büyük bir hataydı. Anladılar ki bölgede resmi olarak düzenli ordu ile var olmak yerine proxy örgütleri kullanmak daha makul olacaktı. Nitekim Amerika’ya göre hiçbir düzenli ordu ait olduğu ülkede gürültü çıkaramayacak kadar iyi savaşamazdı. Yani her gün verilecek kayıplar Amerika’da yükselecek olan aykırı sesler olacaktı.

İran’da tıpkı Amerika gibi bunu önce Lübnan’da gerçekleştirdi. Ordusunu göndermek yerine Lübnan Hizbullah’ı ile ülkeye hâkim olmaya çalıştı. Hatırlarsanız Lübnan ve Suriye istihbaratları ile ilgili bir röportaj vermiştim. O röportajda İran’ın önce Lübnan sonra da Suriye’de nasıl kontrolü ele geçirdiğini anlatmıştım. (Merak edenler “Suriye İstihbarat Başkanı MİT ile Görüştü mü?”, Google’da arayabilirsiniz.)

Ve İran Hizbullah üzerinden yetiştirdiği binlerce muhacir ile farklı vekil ordular kurdu. Birinin adı Haşdi Şâbi oldu, diğerinin adı devrim komandoları, birinin adı General Dehgan savaşçıları oldu, diğerinin adı Hamaney suikastçıları…) Aslında hepsi Afganistan, Özbekistan, Kazakistan, Azerbaycan, Pakistan gibi ülkelerden İran’a göç eden ailelerin devşirilmiş çocukları. Bunlar bir kaç aylık eğitimden sonra cepheye sürülen ve bir daha geri dönmeyecekleri bilinen askerlerden mübari.

Konuyu nereye getiriyorsun Bisimit? Konuyu şuraya getiriyorum. Türkiye bugün hem Irak’ta hem de Suriye’de büyük bir cesaret örneği sergiliyor ve ordusu ile var oluyor. Türkiye her gün bu cehennemde yüzlerce askerini kaybeden Devletlere büyük bir gözdağı veriyor. “Ben buradayım, ben” diyor. Kendi askerimle, resmi ordumla, her şeyi göze alarak, bütün iradem ve kararlılığımla ben buradayım, çıkaracaksanız gelin çıkartın.

Başkomutan Erdoğan üstüne basa basa şu sözleri özellikle söyledi: “Türkiye küresel bir güçtür. Bize operasyon çekmek isteyen, kendine güveniyorsa gelsin.”

Vekil örgütleri ile Ortadoğu cehenneminde Türkiye ile bir ilk yaşandı. Resmi kara ordusu ile tam teçhizatlı ve müteşekkil bir şekilde hedefine doğru ilerleyen ilk ve tek ülke Türkiye. Rusya gibi havadan neresi olursa olsun bomba bırakmıyor. Amerika gibi o örgüte, bu örgüte silah verirken yanlışlıkla IŞİD’e de bir kaç balya silah bırakmıyor, İran gibi Haşdi Şabi üzerinden Irak’ı hâkimiyet altına almaya çalışmıyor. Türkiye olarak buraya girdim, çıkarmaya gücü yeten buyursun çıkarsın mesajı veriyor.

Bu mesaj bize yıllar önce Swat vadisini efsaneleştiren iki yiğidi getiriyor akıllara. Abdülhamid’in ruhunu Swat vadisine taşıyan ve 100 yıl sonra Swat vadisinden Halep’te yine Türkleri bulan o ruhu anlatacağım.

1881 ve 1886 yıllarında iki yiğit geldi dünyaya. Birisi Peşaver’de, diğeri İstanbul’da. Her ikisi de Sultan Abdülhâmid ve sonrasında Sultan Reşad’a tam biat edecek, her ikisi de yurtlarını terk ederek mücadeleyi Osmanlı’nın en uç bucak köşelerine taşıyacak, her ikisi de tarihi görevler alacak, her ikisi de gerçek kahraman olmasına rağmen maalesef ihanetle yargılanacaklardı.

Onların kaderi gibi suretleri de birbirine benziyordu. Hatta sonunda birisi diğeri sanıldığı için şehit edilecekti. Size bu iki yiğidin hikâyesi üzerinden gündemi anlatacağım kardeşlerim.

Peşaverli Abdurrahman Bey ve Rauf Orbay.  Peşaverli Abdurrahman Bey şu an Pakistan’a bağlı olmasına rağmen, o zamanlar İngiliz sömürgesindeki Hindistan yönetiminde olan Peşaver’den elbisesini satarak elde ettiği yol parası ile gelmişti İstanbul’a ve Rauf Orbay’a emanet edilmişti Râb tarafından. Balkan Savaşlarında mağlubiyete rağmen üstün başarılar göstermiş ve Rauf Orbay’ın dikkatini çekmişti.

Balkan savaşlarına geliş hikâyesi vardı Peşaverli’nin. Öyle bir hikâye ki secdesi dolara olan acizler iyi dinlesinler. Balkan savaşları patlak verdiğinde Osmanlı Devleti’nin durumu içler acısıdır. Sultan Reşad’ın Osmanlı Devleti topraklarında istihbarat görevi üstlenecek ve insanları cihada çağıracak bir gücü dâhi yoktur. Sultan Reşad’dan önce Sultan Abdülhamid’in kurduğu ve şahsına ait para ile Osmanlı Devleti’nin dört bir yanına gönderdiği hafiye teşkilatı hâlâ aktiftir. Bu hafiyelerin de bir hikâyesi vardır. Hikâyesi olmayan kahraman olamaz ve ismi bilinmeyen, duyulmayan her şehidin hikâyesi er ya da geç bir gün birileri tarafından yazılacaktır. İsmi ve hikâyesi yazılmayan kahramanların isimleri ve hikâyeleriyse Cennette bütün Müslümanlar toplandığı zaman melekler tarafından dile getirilecek ve o kahramanların hakikatleri de orada ortaya çıkacaktır. O kahramanların kutlamaları da o kutsal mekânda meleklerin ilahileri eşliğinde yapılacaktır.

Sultan Abdülhamid Devlet bütçesi ve Devlet çabaları ile oluşacak her gücün gizliliğinin bâki olmayacağının farkındaydı. Devletin en kılcal ve en kadim makamlarının dâhi satın alınabileceği hissi onu bambaşka bir önlem almaya itmişti. Bu önlemler yüzünden ona deli yaftası yapıştıracaklardı. Sultan Abdülhamid ise bu iddialara “Ben evhamlı değilim, ihtiyatlıyım, tedbirliyim” cevabını verecekti.

Sultan Abdülhamid şahsi bütçesi ile babadan oğula emanetlerin geleneksel olarak geçeceği bir hafiye teşkilatı kurmuştu. Bu teşkilatın temel prensip ve öğretileri vardı. Sultan ne durumda olursa olsun, Devlet yıkılıp dâhi yenisi kurulsun, fark etmeyecekti. Teşkilat işini yapmaya devam edecek ve her durumda Sultan Abdülhamid’den sancağı devralan liderin izini takip edecekti. Ona yaklaşmadan onu koruyacak, İslam dünyası dahlindeki bütün topraklarda o liderin propagandasını yapacak, Ümmet’i liderine biat etmeye davet edecek ve son çare Kurtuluş mücadelesi verildiğinde İstanbul’da bir araya gelecekler, son savaşı Ümmetin liderinin sancağı altında liderleri ile beraber vereceklerdi. Sırası ile Sultan Reşad ve Sultan Vahdeddin’e hizmet eden teşkilat, yıllarca İslamabad’da, Hartum’da, Pencap’ta, Mekke’de, Ankara’da, İstanbul’da, Bağdat’da, Mogadişu’da, Şam’da, Tahran’da, Kâbil’de, Sana’da, Moritanya’da, Cibuti’de, Berberilerin illerinde, Kahire’de, Rabat’da pusuya yatmıştı. Teşkilat mensupları emaneti Baba’dan oğula geçiren öğreti üzerine vazifelerini yapıyordu. Rauf Orbay ve sonrasında tanıdığı Peşaverli Abdurrahman Bey bu teşkilatın mensuplarındandı.

Balkan savaşı haberini alır almaz halkı örgütleyen Peşaverli Abdurrahman Bey Pakistan ve çevresindeki Müslümanlardan aynı zamanda Osmanlı Ordusuna ulaştırmak üzere maddi yardım topluyordu. 20 yaşındaki Gulam Muhammed ile 21 yaşındaki Gulab Din savaşacak adamdan çok maddi yardımın lazım olduğunu öğrenince kendilerini köle olarak satışa çıkardılar. Ve elde ettikleri parayı Peşaverliye teslim ettiler. Artık hayatlarının sonuna kadar köle olarak kalacaklardı. Ama varsın bedenleri köle olsun, yeter ki Devleti Âliye’i Osmaniyye bâki kalsındı. Bu sahneye şahitlik eden bir kadın hiçbir şey yapamıyor olmanın verdiği üzüntü ile kucağındaki 4 aylık bebeğe baktı. Ve Pazar yerinde oracıkta bebeğini satışa çıkardı. Aldığı parayı Peşaverli’ye teslim ederek dua ve niyazlarda bulundu. Peşaver’li İstanbul’a gelecekti lakin parası yoktu. Topladığı paraların veya yardımların tek kuruşunu dahi kendi yol parası için harcayamazdı. Üzerinden ceketini çıkardı ve yol parasına yetecek kadar bir fiyata sattı. Büyük umutlarla, Sultan Abdülhamid özlemi ve Sultan Reşad merakı ile yola çıktı Peşaverli.

Balkan savaşlarında büyük cesaret örneği gösteren Peşaverli’nin imânı ve cesareti Rauf Orbay’ı cezbetmişti. Bu kahraman adamı tanıdıktan sonra Harp Okulu’na kaydını yaptıran Rauf Orbay, 1. Dünya Savaşı sırasında Peşaverli’yi Gelibolu’ya göndermişti. Gelibolu’da defalarca yaralanmasına rağmen şehid olamamıştı Peşaverli.

1915’in sonlarında Sultan Reşad Afgan Kralı Habibullah Hân’a Müslümanlara çağrıda bulunması için bir heyet göndermeye karar vermilşti. Heyetin başında Rauf Orbay vardı. Rauf Orbay bölgenin dillerine hâkim olan Peşaverli’yi de yanına almayı ihmal etmemişti. Heyet yolda ilerlerken Basra yakınlarında İngiliz birlikleri ile karşılaştı. Aynı yolda Hacca giden Afganlıları gören Peşaverli heyetteki silahları Hacca giden Afganlara dağıtarak hemen bir savunma hattı kurmuş ve Rauf Orbay önderliğindeki heyetin Afganistan’a sağ salim varması için o hattı tam 36 saat boyunca hacı adayları ile beraber savunmuştu. Peşaverli 36 saat boyunca yaşanan çatışmalarda ağır yaralanmıştı. Aklındaki tek düşünce ise Rauf Orbay ve heyetin sağ salim Afgan Kralına varıp, varmadığıydı. Kardeşlerim bu basit bir hadise değil. Siz de farkındasınız biliyorum. Bu Vatan kolay kazanılmadı derken bu yaşanmışları bilmek bir başka anlam katıyor insana. Bu yaşanmışları bilmeden bu Vatan kolay kazanılmadı demek bir ezber olarak kalsa da bu milletin tarihi bir hafızası var. Bu milletin kodlarına yerleştirilmiş bir vatan aşkı var. Ne para, ne açlık, ne başka hiçbir dünyevi zevkin veremeyeceği o aşk. Hani bizi 15 Temmuzda sokağa döken, tanklara ve jet uçaklarına kafa tutturan o tarihi hafıza var ya. İşte ondan bahsediyorum be canlar. Sizden bahsediyorum. Biriniz Rauf, diğeriniz Peşaverli. Ümmet olmaktan bahsediyorum.

Heyet ilerlerken yolda başka tehlikelerin ortaya çıkması üzerine geri dönmüştü. Haberi alan Peşaverli silahlandırdığı hacı adaylarını da yanına alarak ağır yaralı bir şekilde geri çekilmeye başladı. Binlerce askeri olan İngiliz Birliği, karşısında Osmanlı Ordusunun olduğu sanıyordu. Bu yüzden Peşaverli ve arkadaşlarını öncü birliği sanarak takip etmekten vazgeçti.

İstanbul’a geri dönen birlik hadiseyi anlattığı zaman Sultan Reşad, Afganistan ve Pakistan’daki Müslümanları eğitmek için bir askeri heyet gönderme kararı aldı. Buraya gidecek olan heyet burada Müslümanları örgütleyip silahlandıracak ve İngilizlere karşı cephe açacaklardı.

Sultan Reşad bu heyetin başına o zamanlar Kurmay subay olan Mustafa Kemal’i getirmek istedi. Ancak Mustafa Kemal hasta olduğunu bahane ederek bu heyet ile beraber gitmek istemedi. Bunun üzerine Rauf Orbay tekrar vazifeye atılarak şu anda Swat vadisi olarak bilinen, Pakistan, Hindistan ve Afganistan’ın sınırında yer alan dağlık bölgeye gitti. Orada peştunları İngilizlere karşı eğiten Rauf Orbay ve Peşaverli İstanbul’a geri döndüler. Swat vadisinde Afgan ve Pakistanlılar öyle iyi örgütlendiler ki İngilizler’in bölgede giremediği ve alamadığı tek bölge Swat vadisi oldu. Swat vadisi hâlâ bölgede silahlı aşiretlerin kontrolünde ve hiçbir yabancının girişine izin verilmeyen bir bölge olarak namını korumaktadır.

İki kahraman dedim ya dostlar. İki can. İki dost. Sultan Abdülhâmid’e biat etmiş iki yürekli adam. Kaderleri ve suretleri birbirine benzeyen iki savaşçı… İstanbul’a döndükten sonra devletin çeşitli kademelerinde görev yaptı Peşaverli ve Rauf Orbay… Bir gece Rauf Orbay’ın evinden çıkarken Beşiktaş’ta suikaste uğradı Peşaverli. 3 farklı noktadan çapraz ateş altına alınmıştı. Artık karşılık vermek istemiyordu Peşaverli. Çok fazla yorulmuştu. Sultan Abdülhamid’i düşündü ve emaneti teslim ettiği küçük Peşaverlileri düşündü. Vücudunda yüzlerce yarası olan Peşaverli tebessüm etti sadece bu kurşunlara. Onu Rauf Orbay sanmıştı suikastçılar. Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve hilafetin ılgasından sonra birileri Osmanlı’nın Tarihine ve İslam geleneğine bağlı ne kadar kahraman varsa ortadan kaldırmak için düğmeye basmıştı. Rauf Orbay da bu hedeflerden biriydi. Osmanlı Devletine biat edip, Mecliste sözü geçen, halk arasında sevilen hiçbir şahsiyetin yaşamasına tahammülü olmayanlar operasyon çekiyordu. Nihayetinde Peşaverli Abdurrahman Bey şehadete kavuşmuştu. Onu Rauf Orbay sanan alçaklar çapraz ateşe alarak şehit etmişlerdi. Arkadaşının şehadetinden sonra hüzün çöken Rauf Orbay’ın hikâyesini de bir gün anlatırım canlar. Rauf Orbay daha sonra Mustafa Kemal’e suikasttan yargılanacak ve susturulacaktı. Tıpkı Fevzi Çakmak gibi, tıpkı Kazım Karabekir Paşa gibi hepsi sindirilecekti. Daha sonra milleti sindireceklerdi. Daha sonra bu millete uymayan ya çok dar, ya çok bol gelen gömlekler giydirmeye kalkacaklardı. Bütün planların üstünde bir plan yapan kudret elbette bu kadar mazlumun ve şehidin kanını yerde bırakmayacak ve 100 yıl sonra da olsa biri vazifeyi üstlenip Allah’ın intikamına memur kılınacaktı.

Kardeşlerim… İki adamın hikâyesini anlattım size. Dilim döndüğünce. Söylediğimi Allah rızası için unutmayın. Bu milletin kodlarını çok farklı çizmiş Hazreti Allah. Karşısında koskoca İngiliz ordusunu gören bir adamın yoldan geçen hacı adayları ile anlık bir savunma hattı kurarak 36 saat boyunca çatışmasını anlattım. Öyle bir çatışma ki onları takip etmeye korkan bir İngiliz Birliği. Bu ruhun, bu aşkın imandan başka hiçbir açıklaması yok. Hissettiklerimi hissettiğinizi biliyorum. Aklımdan ne geçiyorsa sizin de aklınızdan geçtiğini biliyorum. Neleri düşündüğünüzü, neleri özlediğinizi, neleri yapmak istediğinizi, hepsini görüyorum. Sabredin. Bir gün hepsi olacak. Hepsi gerçekleşecek. Yeter ki yetiştirdiğimiz çocuklara Anne ve Babamızdan bize miras kalan kodları iyi nakşedelim. Yeter ki bize kalanları çocuklarımıza iyi öğretelim. Çok para kazanacak tüccarlar değil, yeter ki Allah’ın da çok gurur duyacağı evlatlar yetiştirelim. Birinin adını Peşaverli Abdurrahman koyalım. Birinin adı Rauf olsun. Birinin adı Fevzi Çakmak, birinin adı Kâzım Karabekir olsun.

Çocuğunu ve hatta kendisini köle olarak satışa çıkarıp Devlet’in bekasını düşünenler, üç kuruş dolarına kıyamayanlara ders olsun. Ceketini satıp yol parası yapanlar, şişmanlıktan ceketlerinin düğmesi kavuşmayıp, buna rağmen sırf kahpelik yapmak için “Karnımız Aç” pankartı açan it sürüsüne ders olsun. Adı konmamış bir savaşın içindeyiz. Belki 50 yıl sonra Dünya’nın ömrü yeterse tarih kitaplarına 3. Dünya savaşı olarak girecek muazzam bir sürecin şahitleriyiz. Dost ve düşmanın ayırt edilemediği, kimin iyi; kimin kötü olduğunun anlaşılamadığı bir dönemin ya kahramanları olacağız ya da hainleri. Herkes tarafını iyi seçsin. Çünkü bu sürecin sonunda yüz yıllık bir defter kapanacak. Yeni yüzyılın defteri ise çoktan açıldı. Şimdi onu anlatacağım.

Herkesin merak ettiği Amerikan oyunu… Oynanan tiyatro muazzam… Oyuncular çok iyi. Yüzyıldır Amerika’yı yönetenlere kafa tutan bir emlak kralı! Üye olduğu kulübe ihanet eden ve buna rağmen hayatta kalmayı başaran bir sümsük! İnanıyor musunuz buna canlar? Biraz daha açalım o zaman konuyu.

Bu konuda olaya 100 yıl öncesinden bakmazsak, 100 yıl sonrasını kaçıracağız!

Yüz yıl önce Küresel Güçler bir plan kurgulayıp o kurgu üzerinden dünyayı sömürgeleştirdi ve bütün Asya, Afrika, Orta Avrupa köleleştirildi. Planlar meyve gibidir, insanoğlunun sabrı, vicdanı ve hafızası da saklama kabıdır. Ne yaparsan yap 100 yıldan ötesine geçemezsin!

Yüz yıllık gelenek Batı’nın değil aslında İslam dünyasının manevi bir keşfidir. Bizde nasıl ki her asır Müslümanları ihya edecek Müceddid bekleniyorsa Batı âlemi de bu gelenekten kopyalayıp insanların hafızasının maksimum bu kapasitede olduğuna karar vermiştir ve planlar böyle yapılmıştır.

Dostlar 100 yıllık süreçte Amerika’yı yönetenler belirli bir seviyeye gelebilmek için hayalet para politikası uyguladılar. Bu politika aslında Amerika’yı yiyip bitirecek bir seviyeye getirirken, patlak verdiğinde: “Hiç kimse beni bağlamaz, ne yaptımsa yaptım, hesap sorabilecek gücünüz varsa sorun” noktasına vardı. Şu an o noktadayız. Amerika bastığı paranın karşılığı olan rezervleri barındırmıyor. Bu da Amerika’yı elinde parasını tutan devletlere borçlu yapıyor. Yani Türkiye’de 100 milyar Amerikan doları varsa, Amerika Türkiye’ye 100 milyar dolar borçlu demektir. Bugün Türkiye bu parayı Amerika’ya gönderdiğinde karşılığında altın isterse ne cevap alacak sizce? Amerika 100 milyar dolarlık altını Türkiye’ye gönderir mi dersiniz?

İngiltere’nin Avrupa Birliğinden çıkması, İngiltere’nin desteklediği Trump’ın başa geçmesi, Trump’ın Rusya’ya övgüsü ve bizim Rusya’ya mecbur bırakılışımız gözlerden kaçmıyor elbette. Ama bizim Rusya’ya ya da başka bir ülkeye mecbur kalacağımızı düşünenler çok fena yanılacaklar. Çünkü onlar yüz yıllık plan yapmayı nasıl bizden öğrendilerse, gemileri yakmanın ne demek olduğunu da bu süreçte bizden öğrenecekler. Tarık Bin Ziyâd’ı unutanlar Recep Tayyip Erdoğan’ı hatırlayacaklar.

Bağlı bulunduğu kulübe yani şeytana bağlılık yemini eden Trump’a ABD’yi gelecek yüzyıllık planların uygulanmasında ilk aşama görevi verildi. Pili biten Amerika’nın tekrar “Büyük Amerika” olması için geri çekilme tiyatrosu oynanıyor. İngiltere ve İsrail’in Amerika’ya verdiği tarihi görevi Amerika kendini toparlayana değin Rusya üstlenecek. Amerika bu süreci hep gözlemci olarak takip edecek. Tıpkı Astana görüşmelerinde olduğu gibi…

Rusya’nın kendi çabaları ile sıcak denizlere indiğini düşünenler yanılıyorlar. Suriye’de Rusya’nın varlığını gerektiren bütün refleksleri Amerika ve İran gerçekleştirdi. Rusya’yı Suriye’ye çekerken, Amerika gözlemci statüsünü korumak için Suriye’de İncirlik üssüne muadil iki üs kurdu. Türkiye’yi diskalifiye hamleleri hız kesmeden devam ediyor. Trump’ın amacı Çin’deki üretimi ve Avrupa’daki finans kaynaklarını Amerika’ya taşımak. Daha önce “Kafataslarınızdan koleksiyon yapacağız” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıda 500 milyar dolarlık riski göze alarak Amerika’nın Nevada eyaletinde Finans Merkezi kurmaya hazırlanan Rothshild Ailesi’nin İsviçre ve Panama gibi para aklanan ve kişisel bilgilerin üst düzeyde saklandığı ülkelerin hegemonyasını kırarak bütün bu paraların Amerika’ya akışına sebep verecek operasyonlar gerçekleştirdiğini belirtmiştim. Julian Assange’in wikileaks yalanı da, panama belgeleri de bu planın tezahürüydü. Trump’ın bugün ki söylemlerine bakarsanız aynı sonuca çıktığını göreceksiniz. Amerika’yı tekrar yücelteceğiz diyen Trump Çin’deki üretimi ve Avrupa’daki finansı ABD’ye taşıyarak ABD’yi tekrar kral tahtına oturtmak istiyor. Peki, bu plan görünürde Clinton’u destekleyen Rothshild’in planı değil miydi?

Bütün dünya ile dalga geçiyorlar. CNN akşama kadar hâlâ Trump aleyhine haberler yapıyor. CNN gerçekten Trump aleyhine çalışıyor olsa Trump aleyhine sahnelenen tiyatro gösterisinde tutuklanan gazetecileri de yazardı. Ancak bu bilgiyi Anadolu Ajansı haricinde hiçbir medya kaynağı yazmaz. CNN’in editoryal masasında şu an CIA ajanları çalışıyorlar. Bu ajanların bağlı olduğu şahıs da daha bu hafta CIA’in başına geçti. Peki, kim bu adam? Mike Pompeo. Bu ismi Rusya’nın ABD seçimlerine dijital saldırı yaptığı iddialarından hatırlayacaksınız. Yani “Trump’ı başımıza Rusya bela etti” diyen adamı Trump CIA başkanı yaptı. Bu kadar riyakârlığı dünya nasıl kaldırabilir anlam veremiyor insan. Kardeşlerim Trump dönemi yeni yüzyıllık planların başlangıç dönemidir. Bu yüzden radikal kararlar alınıyor ve alınan kararlar sanki Şeytan iradesine karşı alınıyormuş gibi tepki gösteriliyor. Rusya’ya da, Amerika’ya da akıl verenin tek merkez olduğunu bir örnekle daha anlatayım. Rus uçağını Amerika mı vurdurdu yoksa biz mi vurduk sorusunu bu anlattıklarım çerçevesinde bir daha düşünelim mi? Bu konuda hiç sorulmayan bir soru var. O olaydan sonra neden hiç uçak krizi yaşanmadı? Rusya neden “Erkekseniz bu uçaklarımızı da vurun” diyerek sınır ihlali yapmadı? Yani Rusya’ya “Türkiye uçağını vurana kadar sınır ihlali yapın” diye emreden akıl ile Türkiye’yi “Rus uçakları sınırlarınızı ihlal ediyor, vurun” diye dürtükleyen aklın aynı akıl olduğunu görmek bu kadar zor mu? Rusya aynı eller tarafından bilinçli bir şekilde Suriye’de aktör haline getirildi. Amerika Türkiye’ye düşman olan müttefiklerle el ele verirken, Rusya barışın hamisi rolüne bürünerek Türkiye’ye kardeş muamelesi çekiyor. Biraz daha ikna edici olmamı istiyorsanız bir konuyu daha gündeme getireyim. İyice ifşa etmiş olalım Rusya’yı. 1998’de büyük bir kriz atlatan Rusya, aynı krizi 2013 yılın sonunda da yaşadı ve şu anda kriz gitgide derinleşiyor. Gelirinin nerdeyse 50%’si petrolden olan Rusya bu satışın da çoğunu Çin’e gerçekleştiriyor. Yani Rusya Çin’e Suudi Arabistan’dan çok daha fazla petrol satıyor. Çin ise artık büyük patronların gözdesi… Büyük patronlar emri nerden alırsa petrolü de o emirler ve direktifler doğrultusunda satın alırlar. Bir yandan Türkiye’ye yakınlaşan Suudi Arabistan’ı petrol almamakla tehdit ederken, diğer yandan Amerika ile gizli ittifak içerisinde olan Rusya’yı kucaklıyorlar. Bitmedi. 2014 yılında İsrail ve Rusya arasında kriptolu bir telefon hattı kurulmasına karar verildi. Bu anlaşmaya göre Rusya başkanı ile İsrail Başbakanı şifreli bu hat üzerinden birbirlerini istediği zaman arayabilecek ve istişare edebileceklerdi. Bu anlaşmanın üzerine İsrail’den Rusya’ya adeta para aktı. Hiçbir ekonomi batmak üzereyken Ortadoğu’da cephe açamaz. Hiçbir ekonomi batmak üzereyken Dünya’ya kafa tutamaz. Konuyu ve müttefikleri ya da muhtelifleri anlamanız için çok fazla örnek veriyorum. Yine vereceğim. Bu şekilde kim kime dost, ya da kim kime düşman iyi tanıyacaksınız. Avrupa ve Rusya’nın birbirine düşme meselesini Ukrayna’dan ibaret sananlar yanılıyorlar. Rusya’nın Çin’e ihracatından sonra en fazla ihracat yaptığı ülkeler Hollanda, Almanya ve İtalya gibi Avrupa ülkeleri. Gel gör ki Ukrayna krizinden sonra Rusya’ya yaptırım uygulayacağı tehditleri savuran Avrupa o tarihten itibaren Rusya’dan daha fazla mal ithal etmeye başladı. Harfleri tek tek yazıyorum. Dünyayı K-A-N-D-I-R-I-Y-O-R-L-A-R… Bütün fitnenin arabulucuğunu da Alman şansölyesi Merkel yapıyor.  İngiltere kendisini her zaman üstte gördüğü için Avrupa Birliğinden kendini soyutladı ve üst perde havasını kaybetmek istemedi.

Rusya, Amerika, İngiltere hızlı refleks alabilecekleri büyük bir olaya hazırlıyorlar kendilerini. Eğer aynı hazırlığı Türkiye yapmazsa düelloya namlusu boş bir tabanca ile çıkmış olacağız. Oynanacak düelloda ondan geriye sayım yapıldığı zaman bir rakamını duyar duymaz birbirine çevrilen namlularda Şeytan’ın ittifakının şarjörü dolu iken Türkiye daha yeni doldurmaya başlayacak ve tek kurşun atmadan kaybedecek. Peki, nedir bu hazırlık dönemi?

Kardeşlerim Akdeniz’in dibi tutuşuyor. Batı 2025’de uygulanmayı planladığı bütün şeytani refleksleri Erdoğan yüzünden tam 10 yıl erkene aldı. Recep Tayyip Erdoğan hızlı refleks alabilmek adına 2023 yılına kadar Başkanlık sistemini ve yeni anayasayı yürürlüğe koyup 2025 yılına hazır olmak istiyordu. Ancak bunun farkına varan Batı, Akdeniz üzerindeki planlarını erkene alarak Erdoğan’ı hazırlıksız yakalamak istedi. Erdoğan’ın bu oyuna karşılık cevabı gecikmedi ve hem anayasa hem de Başkanlık sistemini erkene aldı. Tıpkı 15 Temmuz darbe girişiminde olduğu gibi. Geceyi beklemeden darbeyi gündüz erken vakte almak zorunda kalanlar, 2025’i beklemeden Akdeniz kuşatmasını da erkene aldılar. Ve 15 Temmuzda düşmanların piyonlarını yenilgiye uğratan Erdoğan bu sefer ağababalarını eli boş gönderecek. Her iki saldırı da birbirine çok benziyor. Her ikisi de Devletin hamleleri sonucu erkene alınmış birer operasyon ve her ikisi de Devletinin milleti ile bütünleşip mağlup ettiği ve edeceği birer savaş olarak tarihe geçecek. Ey 15 Temmuzda Şeytanın piyonlarını alt eden kardeşlerim, bu sefer Şeytanı karanlığın kucağına geri göndermeye, yeryüzünü adalete, vicdana ve kâlu belada söz verdiğimiz gibi emaneti Allah’a teslim etmeye hazır mısınız?

Kardeşlerim, kadim toplumlar kendi siyasal sistemlerini oluşturarak büyük devlet olurlar. Bize Tanzimat’tan beri tam 200 yıldır terzi yamaklarının işlemesi sahte gömlekler giydirmeye çalışıyorlar. Bu gömlekler bize ya dar geliyor ya da bol. Temelinde adalet ve özgürlük olan ortak bir sistemden kaçanlar aslında o terzi yamaklarının köpekliğini yapıyorlar. Bu kadim toplumun tekrar büyük devlet olma yolunda mücadelesinde yola konulmuş ama bu millet tarafından paramparça edilecek taş taneleri sizi bekliyor. Size çelme takmak için pusudalar. Kimi bir siyasi parti kisvesi altında, kimi bir terör örgütü kisvesi altında, kimi bir televizyon kanalı ismi ile… Tek amaçları bu ülkeyi hazırlıksız yakalamak isteyen ağababalarına zaman kazandırmak… Tek amaçları Türkiye’nin şarjörünü doldurmasını engellemek ve düelloya Türkiye’yi elinde şarjörü boş bir silahla göndermek.

Farkında mısınız kafanızı hep boş sorularla dolduruyor gündem? Trump kim ya da kimin tarafını tutacak? Rusya Türkiye’nin yanında mı? PYD ne olacak? Suriye ve Irak’ta bize ne verilecek? İsrail ile ilişkilerimiz mi düzeldi? Filistin konusunda NATO’ya rağmen ABD ne yapacak? Çin bu savaşta hangi safta duracak?

Bütün bu soruları sormamamız ve kendimizi her daim düşmana karşı hazırlamamız için Allah bir cevap verdi. Enfal süresi 73. ayette uyarıldık. “Küfür içinde bulunanlar da, (bilhassa sizin karşınızda) birbirlerinin velileri, yardımcıları ve destekçileridir. Eğer siz aynı şekilde birbirinize arka çıkmaz ve destek olmazsanız, yeryüzünde ne getirip götüreceğini kestiremeyeceğiniz bir fitne, kargaşa ve çok büyük bir bozgunculuk patlak verir.”

Yeni anayasa süreci ile ilgili anlatılmamışları dinleyin bir de. Bu süreçle ilgili hem Türkiye hem de Batı büyük bir hazırlık yaptı. Yeni anayasa sürecine batı Hükümet Devirme planı olarak bakarken, Erdoğan savaşa hazırlık olarak algıladı süreci. Çünkü bu süreç Mısır’da Mursi’yi indiren ciddi bir süreçti. Türkiye’de kabul edildikten sonra uygulamaya konacak süreç Mısır ile aynı olacaktı. Ancak Milli İstihbarat Teşkilatı aldığı tedbirlerle Mısır’daki gibi bir sürece dönük refleksleri gösterecek bütün köpeklerin kodese gönderilmesini sağladı. Mısır’da yeni anayasa süreci ile beraber hükümet düşürme planları Türkiye’de tutmadı. Şu anda çepe-çevrelendik… Siperler kazmamız lazım. Savunma hattını sınırların dışına çıkarmamız lazım. Şu anda El-Bab’da yaşanan mücadele de, Münbiç ve Rakka gibi hedefler de kazılacak olan siperlerin coğrafyası. Ortadoğu’nun kuzeyini Türkiye’ye bağlayacak olan savaşın tam olarak içindeyiz. Türkiye’yi son hedef olarak görüp Suriye’den sonrasına saklayan küresel güçler şu anda Türkiye’nin oyununa göre hamle yapmaya başladı. Güneyde Kıbrıs, Irak ve Suriye, Kuzey’de Rusya, Batı’da Avrupa, Doğu’da İran ve Ermenistan ittifakı… Hepsi kopacak olan kıyametin habercisi. Yazımın başında Kadeş anlaşmasına gönderme yapmış olmamın bir anlamı vardı. Tarihin ilk yazılı anlaşmasının yapıldığı bölgeye dikkat edin. Çünkü tarihin son savaşı orada yaşanacak. O anlaşma Suriye ve Irak’ın bulunduğu bölgedeki toprakların paylaşılması üzerine nasıl yazıldıysa bu savaş da o toprakların gerçek sahibini bulması için yaşanacak. Kardeşlerim ne Suriye ne de Irak diye bir devlet tarih boyunca hiç olmadı. Bu bölgeler İslam öncesi Mısır, Pers ve Rum imparatorlukları arasında hep ihtilaflı bölge oldu. İslam sonrası da hiçbir zaman Müslümanların kontrolünden çıkmadı tâki Osmanlı Devleti yıkılana değin. Şimdi bu bölgeler tekrar sahibini arıyor. Kurulacak olan otonom devletlerin hiçbir önemi yok. Önemli olan bu otonom devletlerin kime ait olacağı… Önemli olan yaşanacak kıyamet sonrası Büyük İsrail mi yoksa Büyük Türkiye mi kurulacak sorusu.

Ortadoğu sonrası Afrika’da yaşanan hareketliliği de sakın gözden kaçırmayın. 2016 yılında Somali’de askeri üs kuran Erdoğan Aden körfezi ile Hint Okyanusu’nda hâkimiyet elde eden ilk devlet adamı oldu. Katar’da kurulan askeri üsle Basra’da söz sahibi olan Erdoğan daha Şeytan’ın Ortadoğu planı bitmeden Afrika mesajını güçlü verdi. Erdoğan, Afrika ülkelerini ziyaret ederek “kendinizi Batı’ya sömürge aleti yapmayın. Kaynaklarınızı kendiniz kullanın. Batı’nın sizi köleleştirmesine izin vermeyin” mesajlarını açık bir şekilde vermekten çekinmedi. Afrika ülkeleri Erdoğan’ın mesajından Ortadoğu’dan sonra Afrika’da kopacak olan kıyametin haberini aldı. Şu anda Afrika’da Türkiye ve Çin arasında büyük bir hâkimiyet savaşı yaşanıyor. Hem istihbarat, hem medya, hem şirketler, hem eğitim sektörü açısından Çin Batı’nın Afrika’daki temsilciliğini üstlenirken bütün zorluklara rağmen Erdoğan Türkiye’nin Afrika’da var olabilmesi için bütün fedakârlıkları gösteriyor. Amerika’nın Ortadoğu’da açtığı askeri üslerin büyüklüğü ile övünen hainler, Türkiye’nin Somali’de açtığu askeri üssün neden bu kadar büyük olduğunu “gereksiz” diyerek sabote etmeye çalışıyor.

Tarih bugünleri nasıl yazacak biliyor musunuz kardeşlerim? Hani Sultan Abdülhamid Hân onca zorluğa rağmen Pakistan’a, Afrika’ya, Mekke’ye ve hatta zorda kalan Batılı devletlere bile yeri geldiğinde el uzatmış ya! Hani hepimiz Osmanlı en zorlu dönemini yaşarken bile medeniyetin inşasında en büyük rolü oynamış diyoruz ya! İşte onu söylerken sanki bugünü kaçırıyoruz gibime geliyor. Çünkü bugün aynı şeyi Erdoğan yapıyor. Devletine açılan ekonomik savaşa rağmen, Suriye’de verdiğimiz meydan savaşına rağmen, kendisine tıpkı Abdülhamid gibi onlarca suikast düzenlenmesine rağmen, ülkenin dört bir yanı düşmanla çevrelenmesine rağmen savunmadan çok saldıran bir Erdoğan. Tarihi yaşamak, tarihi okumaktan daha keyiflidir. Sonunda elde edilecek zafer Allah’ındır.

Kardeşlerim devlet görevlisi olmak insanı hep kısıtlar unutmayın. Devlet görevlisi demek, siyasal kısıtlama demektir. Devlet görevlisi olmak demek sahasal kısıtlama demektir. Devlet görevlisi olmak demek görev kâğıdında yazan çerçevenin dışına çıkamamak demektir. Bir şeyler yapmak için Devlet görevlisi olmayı arzu edenler. Sivil hâli ile bir şeyler yapamayan hiç kimse Devlet görevlisi olduğu zaman farklılık oluşturamaz. Sözlerimi çok iyi anlayın. Elinize silah almanızdan bahsetmiyorum. Gidip Suriye’de savaşmanızdan da bahsetmiyorum. İngiliz birliğine karşı hacca giden yolcuları örgütleyip 36 saat boyunca çatışan Peşaverli’den bahsediyorum. Rauf Orbay’dan bahsediyorum. Gulam Muhammed’den, Gulab Din’den bahsediyorum. 4 aylık bebeğini satmak zorunda kalan Anne’den bahsediyorum. Yaratılış kodlarınıza yazılmış o ruhtan bahsediyorum. 15 Temmuz’da tankların egzozlarını elbiseleri ile kapatan pratik zekâdan bahsediyorum.

Ey bu yazımı okuyan Peşaverli senden bahsediyorum, orada mısın? Rauf Orbay sanılıp şehit düşmeye hazır mısın? Peki, sen Peştun Anne, orada mısın? Vatan için kundaktaki bebeğini satan Annemiz ’den dönemin vicdanı çok şey istedi belki. Ama o vicdan sana o kadar acımasız davranmayacak. Senden sadece iyi evlat yetiştirmeni, evlatlarına sabrı ve Vatan’ın ne olduğunu anlatmanı istiyor. Hazır mısın? Ya sen Gulam Muhammed ve Gulab Din. Senden köle olman istenmiyor. Ama gençlik heveslerini bir kenara koyman, 100 yılın intikamı için karınca misali su taşıman gerekiyorsa su taşıman, cepheye koşman gerekiyorsa cepheye koşman, insanlara tebliğ yapman gerekiyorsa tebliğ yapman, Şeytana karşı oy kullanıp hem Allah’a kul hem Devletine karşı vatandaşlık görevin yapman isteniyor. Orada mısın?

Liderin seni istiyor. Başkomutanın desteğini bekliyor. Şeytan’ın tuzaklarına karşı düelloya çıkacak olan Devletin şarjörü doldurmak üzere. Bir kurşunda sen olmaya, bu kuşatmayı yarıp Dünya’daki zulmü durdurmaya hazır mısın?

Ortadoğu’dan sonra Afrika’yı yakıp yıkacak olan Akdeniz kuşatması başladı… Sefer bizim, zafer ALLAH’INDIR…

Biz Burada Savaşacağız

Esselamu Aleyküm kardeşlerim. Bu yazı uzun olmayacak. Hatta çok kısa olacak diğerlerine kıyasen. Sizlere çok fazla şey anlatmayacağım. Sizleri çok fazla yormayacağım. Sadece durduğumuz nokta nedir, bu sorunun cevabını vermek için yazıyorum bu mektubu. Yazma vebali benimdi, üzerimden attım, okuyup paylaşma vebali ise sizdedir. Bu yazı bir selamdır. Verdim. Alma sırası sizdedir.

2001 yılı Haziran ayının sonları. Erbakan kapatılan Fazilet Partisi sonrası partinin ileri gelenleri ve camianın ağır topları ile bir istişare meclisi kurar. Bu meclisin amacı Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra çizilecek yol haritasını belirlemek ve daha önce yapılan hatalara düşmemek için strateji geliştirmektir. Herkes geldikten sonra toplantı başlar. Besmele, hamdele ve selveleden sonra bir yiğit söz hakkı ister. Bu yiğit daha önce yıllarca komünizme karşı müslümanların safında yer almış, Akıncılar derneğinin de kurucularından. Söz hakkı verir Erbakan. Bu yiğit adam o güne dek güdülen bütün taktik ve stratejilerin yanlış olduğunu, bundan sonra o günlerde kurulma planları yapılan Akparti’ye katılmaları gerektiğini söyleyince odada Erbakan haricinde herkes buz kesilir. Erbakan başı ile işaret ederek dinlemeye devam etmek istediğini ima eder. Tam o sırada Oğuzhan Asiltürk ayağa kalkarak araya girmek ister. “Bu adamı konuşturmayın, dışarı çıkaralım efendim” der Erbakan’a. Akıncı yiğit adam sakin bir şekilde Oğuzhan Asiltürke dönerek belindeki silahı çıkarır ve “Ben buraya konuşmak için davet edildim. Buradan iki şekilde dışarı çıkarım. Ya beni konuşturmayanları alnından vurur, elleri kelepçeli çıkarım, ya da söyleyeceklerimi efendi gibi söyler öyle çıkarım.” Oğuzhan Asiltürk korku dolu gözlerle hem sakin hem de çılgın olan bu adama bakar. Erbakan, Oğuzhan Asiltürk’e dönerek “otur aşağı, müdahele etme.” der. Akıncıya dönerek “Sen de sakin ol, anlat ne anlatacaksan” der.

Bundan sonra kimsenin kendisine müdahele etmeyeceğinden emin olan Akıncı devam eder. Hem de tarihi bir nükte ile… :

“Sizler Sakarya Meydan Muharebesi’nin nasıl kazanıldığını biliyor musunuz? 13 Eylül 1683 günü Viyana’da başlayan geri çekilmenin tam 238 sene sonra durdurulduğu ve müdafaadan saldırıya geçtiğimiz o savaş ne demektir biliyor musunuz?” diye kükredi Akıncı meclise.

22 Ağustos günü 1921 yılında tıpkı bizim burada toplandığımız gibi Sakarya’da da savaş meclisi toplanır. O meclisin başında Fevzi Paşa vardır. Düşman orduları ile bizim ordularımız kıyas edildiği zaman durumumuz hiç te iç açıcı değildir. Kurtuluş mücadelesi verdiğimiz bu dönemde bütün vilayetlerden bütün ordularımız, bu savaşta feda edilecektir. Ya kazanacağımız ya da yok olacağımız bir savaştır Sakarya. Fevzi Paşa bunun farkındadır. Komutanlarını toplar. Bu komutanlar arasında bir kaç silsile geriden ailesi hem kumandan, komutan olan Yakup Şevki Paşa da vardır.

Fevzi Paşa kopacak olan kıyametin stratejisini anlatır. Burada kısa bir bilgi vereyim. Türkler’in tarih boyunca savaş taktiği hiç değişmemiştir. İşte o taktik herkesin sandığı gibi Hilal taktiği değildir. Hilal Taktiği demek her savaşta Türklerin farklı taktik kullanması demektir. Yani düşmanı çevreleyip, ortaya aldıktan sonra yok etme taktiğinin adı Hilal Taktiği değildir. Hilal Taktiği bu kadar basit bir taktik olamaz. Yıllardır Türklerle savaşan hiç bir ordu Türklerin kendilerine nasıl geleceğini kestirememiştir. Bunun sebebi de Türklerin coğrafya, hava şartları ve düşman gücünün durumuna göre taktik belirlemesidir. Aslında Hilal Taktiği tam olarak Türklerin coğrafya, hava durumu, düşmanın kuvveti ve kendi gücüni hesaba katarak belirlediği stratejiye denir. İşte Sakarya Meydan Muharebesinde de bir Hilal Taktiği uygulanacaktır. Bu Hilal taktiği’nin nasıl olacağını düşman kuvvetleri az çok kestirmektedir. Nitekim 238 senedir Türkler geri çekilmeye yönelik bir taktik uygulamakta ve hep kaybetmektedir. Bu savaş ise son savaştır. Hatta tarihte melhamei kübra olarak geçer ki bu aslında savaşın şiddetini tasvir etmek için kullanılan bir tabirdir.

Fevzi Paşa savaş stratejisini anlatınca Yakup Şevki Paşa’nın yüzü asılır. “Bu strateji ile yok olacağız Paşam” der. Bu savaşı kazanırsak ne âla ama ya kaybedersek? İşte herkesin aklındaki soru budur. Çünkü belirlenen Hilal taktiğinde geri çekilmeye dair tek emare olmadığı gibi fırsatta olmayacaktır. Ya düşman kuvvetleri yok edilecek ya da Türk ordusu tamamen yok olacak şekilde uyarlanmış bir savaş stratejisi. Allahuekber.

Yakup Şevki Paşa tekrar sorar. “B planı nedir Paşam?”

Bu soru uzun bir sessizliği de beraberinde getirir. Fevzi Paşa “B planı var Paşalarım” diyerek sessizliği bozar. B planımız şudur : “Eğer yenilirsek, mağlup olursak geride küçük bir birlik bıraktım, onlar kadınlarımızı ve çocuklarımızı Amanos dağlarına, Ağrı dağının eteklerine, Toroslara geri çekecek, orada yüzyıl boyunca gerilla taktiği ile savaşacaklar. Kadınlarımız çocuk doğuracak. 4-5 nesil boyunca bu hedef doğrultusunda o dağların eteklerinde, savaşçı yetiştirecekler ve 100 yıl sonra tekrar geri saldıracaklar ve bu toprakları tekrar düşmanlardan geri alacaklar.”

Bu konuşma esnasında bütün komutanlar ağlamaktadır. Yakup Şevki Paşa hıçkırıklara boğulur. Diğer paşalar ve komutanların gözlerinde koca bir tarih göz yaşı olur dökülür yere. Olay anlaşılmıştır. Bu bir varoluş savaşıdır. Bu yüzden düşmana karşı belirlenecek strateji, onların beklemediği bir strateji olacaktır.

Ertesi gün Türk orduları büyük bir taarruz başlatır. 20 uçağı olan düşman kuvvetlerine karşı sadece 2 uçağı ile Türk ordusu savaşmaktadır. Türk savaş uçakları 2 tane olmasına rağmen adeta bir Kartal gibi 20 düşman uçağı içinde süzülmekte ve aşağıda taarruza geçen Türk askerlerini şevke getirmek için düşman uçaklarına zayiat vermekle kalmayıp alçak uçuşlar yaparak askerlerimizi galeyana getirmektedir. Askerler savaşırken Amanosları düşünmektedir, Ağrı dağını, Torosları. Savaş bir günlük, bir haftalık savaş değildir. Türk ordusu artık geri dönüş olmayacağını bilmektedir. Her şafak yeni bir saldırı, yeni bir plan, yeni bir doğuş. Her gün yüzlerce şehid, düşmanın yok edilen cepheleri, düşen uçaklar. Bizim 2 uçağımız hala ayakta.

Tam 22 gün sürdü savaş. 22. gün sonunda Fevzi Paşa’nın ölüm emri ile atıldı bütün askerler. Düşman kuvvetleri 100 kilometrelik savaş alanında adeta çil sürüsü gibi dağılmaya başladı. Tam 238 yıl sonra, Viyana’dan beri ilk defa geri çekiliyordu düşman kuvvetleri. Bunun sebebi 238 yıldır güdülen taktik ve stratejilerin hattı müdafaa üzerine belirlenmesiydi.

Savaş sona erdiğinde komutanlar tekrar bir araya geldiler. Yakup Şevki Paşa ağlıyordu yine. Dayanamadı ve söz aldı. “Paşalarım” dedi. “Benim iki, üç, dört, beşinci ceddime kadar bütün dedelerim komutandır. Hepsi savaşlar yönetmişlerdir. Ben de bu gelenekten gelmekteyim. En başında bu plana soğuk bakma sebebim, bizim hiç bir zaman yok olmaya veya yok etmeye yönelik bir strateji geliştirmemiş olmamızdı. Hep geri çekildik. Hep savunma yaptık. Şimdi B planının ya var olmak ya da yok olmak olduğunu duyunca kendimden ve askerlerimden emin oldum. Ve anladım ki Allahın vadettiği zafer yine bizim direncimiz ve isteğimizle oluyormuş.”

Bu anlattıklarımın tamamını Akıncı Yiğit Erbakan’a ve mecliste toplanan istişare heyetine anlatıyordu. Hepsinin gözleri dolmuştu. Erbakan başı ile ara ara onaylıyordu.

“Artık müdafadan bıktım.” dedi Akıncı abi. “Ben Erdoğan’a katılarak artık saldıracağım. B Planımız gerekirse yok olmak olsun, gerekirse bacılarımız, analarımız, kadınlarımız Toroslara, Ağrıya, Amanoslara çekilsin. Orada savaşacak yiğitler doğursun. Ama benden hattı müdafaa bu kadar. Ben saldırmaya gidiyorum.” diyerek sözlerini tamamladı Akıncı Beyi ve toplantıyı terk etti.

Kardeşlerim, sizinle içinde tarih barındıran bu hatırayı neden anlattığımı eminim hepiniz biliyorsunuz. Biz Erdoğan’dan önce saldırmak nedir bilmedik. Biz hep savunma yaptık. Hatta savunmayı bile beceremedik çoğu zaman. Elimizden her şeyimizi aldılar. Gençliğimiz, imanımız, derdimiz, aşkımız, her şeyimiz katledildi. O katleden suretler ve isimler değişse de fikir aynıydı. Bu Vatan’ın ilerlemesini istemeyen ve bu Vatan üzerinden hain emeller güden küfür ehli piyonlarını kullanmaya devam etti. Ve artık Sakarya Meydan Muharebesinin eşiğindeyiz. Şu an var olma veya yok olma mücadelesi veriyoruz. Hayır hayır. Kesinlikle mübalağa değil bu. Allaha yemin ediyorum bu savaşı kaybedersek kadınlarımız tıpkı Fevzi Paşa’nın dediği gibi Amanoslara, Toroslara geri çekilecekler ve yurdumuzu düşmanlardan geri almak için bebekler doğuracaklar.

Biz burada kalacağız. Biz artık geri dönmeyeceğiz. Biz geri çekilmeyeceğiz. Bize artık ölümün de esaretin de adresi aynı. Bu topraklarda hain emeller güden Amerika, İngiltere, İsrail, İran ve içerideki iş birlikçileri “Erdoğan’ın kellesi ile beraber Vatan’ı istiyorlar.” Sakarya’da durdurduklarımız şu anda geri döndüler. Onlar Muhammedin ordularının bu topraklarda olduğunun farkındalar. Tankları ele geçirenlerin, Jet uçaklarına kafa tutanların, zırh delici helikopter kurşunlarına, o kurşunlar yüzünden eriyeceğini bile bile hedef olanların toprakları burası. Bizlerden Malazgirt’in, 1453’ün, Sakarya’nın intikamını almak için her koldan saldırı başlattılar. Biz sadece müdafaa etmeyeceğiz. Bizler de saldıracağız. Suriye’de, Afrika’da, Pakistan’da, Belucistan’da, Irak’ta, Sudan’da ne kadar birimlerimiz varsa, nöbete bırakılmış ne kadar hücre varsa uyandırılmıştır. Bundan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Onlar bizden liderimizi istiyorlar. Çünkü bugün Suriye’de muhaliflerin bir lideri olmadığı için zafer gelmiyor. Onlar bizden liderimizi istiyorlar. Çünkü bugün Irak’ta tek bir müslüman lider olmadığı için zafer gelmiyor ve İran cirit atıyor. Onlar bizden liderimizi istiyorlar. Çünkü bugün Ümmet’in lideri olarak da tanınan birinin kellesini almak, onlar için dini mübini İslam’ı sahipsiz bırakmak demektir.

O kafirlere sesleniyorum. Vallahi, vallahi, vallahi biz burada kalacağız. Başkomutanımız Erdoğan Sakarya’daki Fevzi Paşa gibi öyle bir strateji ile üzerinize gelecek ki ordularımızla, karada, havada ve denizde sizleri perişan edeceğiz. Vallahi, vallahi, vallahi bu milletin B planı dağlara çekilip 100 yıl sonrasına hazırlanmak bile olsa Allah’ın intikamı yerini bulacak ve bizler sizlere hiç bir zaman galibiyet zevki tattırmayacağız. Bu milletin bağrından çıkacak evlatların kabiliyetinden habersiz olmasanız 1000 yıldır her defasında bu sefer Türkleri yeneceğiz umudu ile saldırmazdınız. Ne siz akıllanacaksınız ne de biz sizleri hayal kırıklığına uğratmaktan vazgeçeceğiz. Bu sürecin sonu ne olursa olsun yazdığım bu kalem üzerine yemin ediyorum sizler perişan olacaksınız.

Kardeşlerim Başkomutanımız Erdoğan’a yönelik içerideki hainlerden çok dışarıdaki İslam düşmanlarının büyük planları var. Darbe sonrası onlar için başarısız geçen bu sürecin telafisi bir suikast olabilir. Suikast sadece hayata kast etmek değildir. Etkisiz hale getirmek de bir suikast biçimidir. Millet olarak emniyet birimlerimiz ve askerlerimiz ile bir an önce yakınlık, birlik kurup düşmana karşı organizeolmalıyız. Darbe tehlikesi bitti diyerek köşeye çekilen kardeşlerim; Vatan sadece darbe ile elden gitmez. Darbeden daha farklı taktikler ile de bu Vatana kast edebilirler. Sizin her zaman lideriniz ve güvenlik birimleri etrafında kenetlendiğinizi biliyorum. Zaten 15 temmuzda yaptıklarınız bundan sonra yapacaklarınızın da hem garantisi hem de tesellisidir. Allah’a hamdolsun bu savaştan zerre geri kalacağınızdan tek şüphem yok. Şu an içimizde tıpkı Sakarya Meydan Muharebesinde olduğu gibi alçak uçuş yaparak askerleri şevke getiren o iki pilot var. İçimizde Yakup Şevki Paşalar var. İçimizde Fevzi Paşalar var. Sözüm Saadet Partili kardeşlerime, sözüm Milliyetçi Hareket Partisi’lü Ülkücü yiğitlere, sözüm Alperenlere, sözüm Akparti’nin direnişçilerine, sözüm Hüdapar’ın korkusuz cengaverlerine, sözüm Cumhuriyet Halk Partili Vatanseverlere, sözüm bu vatanını seven bütün savaşçılara; Bu bir parti meselesi değildir, bugün liderimiz Erdoğan’dır yarın bir başkası olacaktır. Bu Ümmet her zaman bağrından kahramanlar çıkaracaktır. Bu milletin kahramanları hep zor anlarda kendini gösterir. En sakin, en beklemediğiniz insanlar kriz anlarında Allah’ın izni ile öyle bir role bürünür ki bir anda satranç tahtası yerle bir olur. Bir anda bütün dengeler değişir. Sadece, ama sadece elden gidecek olanın 1000 yıldır dökülen milyonlarca insanın kanı  olduğunu iyi anlayın ve bu kanlar üzerine kurulan kadim devletlerimizin her zaman olduğu gibi yine vahşilerce kurulmuş şeytani bir ittifakın hedefinde olduğunu…

Sizlere uzun süredir yazıyorum. Irak, Suriye, Lübnan, Pakistan, Libya, Sudan, Somali… Her şeyi sizlere anlattım. Yazdıklarıma hep acaba diyenler oldu biliyorum. Bazıları için belki hayal ürünüydü. Bütün bunların hakikat olduğunu Erdoğan Beştepe’de haykırdı. Erdoğan şeytanın bekçilerine şöyle seslendi : “Artık Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Ortadoğu’da ve Afrika’da kurduğunuz bütün oyunları bozacağız.”  İşte bu açıklama Şeytan’a karşı bir savaş ilanıydı. Hem de 100 yıldır ilk defa bu kadar açık bir şekilde verilmiş savaş ilanı. Şeytan’ın müttefikleri İngiltere, Amerika, İsrail, İran ve içerideki hainler Darbe sürecinde tehdit ettikleri Erdoğan’ın asla geri adım atmayacağını bu sözlerle anlamış oldu. Şimdi kesinlikle daha güçlü gelecekler, daha saldırgan olacaklar. Bu söylediklerimi ikinci bir kalkışma olarak sakın algılamayın. Darbe’den çok daha etkili yöntemler vardır. Bu işler Nato’dan çıkarılmakla başlar ve işgal ile biter.

Şimdi sizlere, Fevzi Paşa’nın, Yakup Şevki Paşa’nın torunlarına sesleniyorum. Bundan sonra geri dönüş yok. Başkomutan’ın, ordumuzun ve emniyet birimlerimizin yanında kenetleneceğiz. Fitnelere mahal vermeden, gerçek düşmanları unutmadan uyanık bir şekilde, nöbetlerimize artık günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca devam edeceğiz. Burası bizim vatanımız. Burayı asla terk etmeyeceğiz. Benim mezarım olacaksa İstanbul’da olacak. Erzurumlu kardeşim, senin mezarın olacaksa Erzurum’da olacak. Ankaralı kardeşim, senin bir mezarın olacaksa Ankara’da olacak. Hiç kimse yerini, yurdunu terk etmeyecek. Ayakta kalan son birime, son cana kadar, kana kan, dişe diş bu savaş devam edecek.

Kanuni Sultan Süleyman dönemini hatırlayın. Size Pir-i Mehmed Paşa’yı hatırlatayım. Kanuni Sultan Süleyman Bağdat ve Tebrizi Safevilerden temizlemek için sefere çıktığında yanında Piri Mehmed Paşa da vardır. Ordu yorgundur. Bütün paşalar bir gün dinlenip daha sonra saldırma tavsiyesi verir. Sadece Piri Mehmed Paşa buna karşı çıkar. Hemen saldıralım ve bu iş bitsin der. Kanuni Sultan Süleyman sebebini sorar. Piri Mehmed Paşa ise bu askerlerin günlerdir yürüse de, karınlarını doyurup savaşabilirler ve savaştan sonra askerlerin durumları netleşir. Ama şimdi dinlenirlerse yarına yorgunluktan hiçbiri ayağa kalkamaz. Ayaklar şişecektir. Tembelleşeceklerdir ve Safevi orduları karşısında perişan olacaklardır. Ancak şimdi sıcağı sıcağına çarpışırlarsa henüz nüks etmemiş bu durumlardan zarar görmezler.

Tarihi kaynaklara göre 3 yıl, bazı kaynaklara göre ise 6 yıl boyunca Piri Mehmed Paşa Kanuni’nin yanından ayrılmamış ve verdiği hiç bir kararda hata yapmamıştır. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman Piri Mehmed Paşa’yı yanına çağırmış ve onu azlettiğini söylemiştir. Çok şaşıran Piri Mehmed Paşa bunun sebebini sormuştur. Bir hata yapıp yapmadığını öğrenmek istemektedir. Kanuni Sultan Süleyman ise o tarihi itirafı yapmıştır : “Sen paşa olduğun sürece hep senin kararlarına saygı duydum ve hep senin kararlarını uyguladım ve hiç hata yapmadım. Bu yüzden 3 yıldır kendimi Sultan gibi hissetmiyorum. Bu yüzden senin gitmeni istiyorum.” Bu cevap karşısında hem mahzun olan hem de bir hatası olmadığını öğrenince şükreden Piri Mehmed Paşa ihtiyaç duyulduğu an emrinde olacağını belirterek huzurdan ayrılmıştır. Bizim Fevzi Paşalarımız, Piri Mehmed Paşalarımız asla bitmeyecektir. Bizi sivil halimizle gören Şeytanın köpekleri eğer askeri kamuflaj halimizi görmek isterlerse 100 yıl öncesi gibi Sakarya’yı tekrar hatırlatmaya hazırız. Onlarla iş birliği yapan Safevilerin köpekleri İran ve İran’ı destekleyen köpeklere de.

Bir arapça ezgi’nin başlığı ile bitiriyorum yazımı. Sawfa Nabqa Huna… Biz burada kalacağız. Biz burada direneceğiz. Biz burada savaşacağız. Başkomutan Erdoğan, bu millet senin yanında, Allah senin yanında, Ümmetin mazlumlarının duaları senin yanında. Bizim için ölümden ötesi var mı Ey Başkomutan? Ne yaşadıysak yaşamadık mı? Ne yediysek, ne içtiysek, hepsi aynı değil mi? Şu dünyada bize verilen temelde karın doyuran bir ekmek ve bir su değil miydi? Vatan savunmasında şehid olmaktan daha kutlu ne olabilir? Seninleyiz Başkomutan. Hangi yılın, hangi ağustos ayında gelirlerse gelsinler, hangi gün gelirlerse gelsinler. Emin ol bizi almadan seni alamayacaklar. Öyle ya da böyle, eğer biz bir savaş meydanındaysak, hepimiz tek tek şehid olana dek seni düşmanlara vermeyeceğiz ve yere en son düşen sen olacaksın. Gerçek bir komutana yakışır şekilde. Son şehidimiz sen olacaksın Erdoğan. Ve bizler Cennette tebessüm ederek seni bekliyor olacağız.

15 Temmuz Savaşı

Esselamu Aleykum kıyam gününün bekçileri. Bu mektubu size Türkiye’nin kalbi Fatih’teki karargahımızdan yazıyorum. Onlarca şehit verdiğimiz Şehzadebaşının dibinde. Vücudu yorgun, ruhu özgür savaşçı kardeşlerimle beraber. Gözlerinde intikam hırsı, yumruklarını şehadet için sıkmış bir avuç yiğitle beraberiz. Daha önce sizlere söz verdiğim “Akdeniz Kuşatması” yazısını hızlı değişen gündem dolayısı ile ertelemek zorunda kaldım. Rabbim bizi bir savaştan başka bir savaşa itti. Rabbim bütün milletimize vazife üstüne vazife verdi. Bir yandan Suriye, bir yandan Güneydoğu savaşı, bir yandan FETÖ’nun köpekleri, bir yandan NATO’nun kafirleri, bir yandan ABD’nin itleri, bir yandan İNGİLTERE’nin tuzakları, bir yandan ALMANYA’nın yalanları, bir yandan Rusya, bir yandan İsrail.

Kardeşlerim bundan sonra yazacağım her cümlenin sorumluluğu sadece bana aittir. Ne Başkomutan Erdoğan, ne Komutan Hakan Fidan, ne de bir başkası bu yazdıklarımdan sorumlu değildir. Bu yüzden ne olursa olsun sorumluluk aldığımı ve kellemi ortaya koyarak bunları yazıyorum. Devlet sırları olabilir. Artık umurumda değil. Bu millet canını ortaya koydu. Bu millet günlerce nöbet tuttu. Bu millet Devleti’nin etrafında etten duvar ördü. Bu yüzden bu milletin her şeyi bilmeye hakkı var. Bu millet her şeyi bilsin ki arada parazitler üremesin. Soru işaretleri olmasın. Millet daha da sarılsın devletine. Millet Başkomutanını, Müsteşarını tanısın.

Ey Türkiye’nin her ırktan, her milletten, her düşünceden, her fırkadan, her partiden, her gruptan, her kurumdan müteşekkil evlatları. Ey Ülkücü, Akpartili, Cumhuriyet Halk Partili, Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Alevi, Sünni, Liberal adam. Muhatabım kendini bu ülkenin sahibi olarak gören bütün evlatları. Özellikle Irak savaşından sonra Türkiye bambaşka bir döneme girmek zorunda kaldı. Bu dönemin adı “Yeni Türkiye” dönemi oldu. Çünkü Batı’nın Orta Doğu’ya bir daha çıkmamak üzere girmesi demek bölgede etkin olan bütün güçlerin kimyasının deformasyona uğraması yani bozulması demekti. Türkiye ise 80 yıllık bozuk bir sistem içerisinde zaten kaybedecek bir şeyi olmayan bir ülke iken Erdoğan’ın vizyonu ile beraber ülkemizin etrafında gelişecek olaylardan nemalanabileceği ve bütün gelişmeleri Türkiye’nin lehine çevirebileceği planlar, stratejiler geliştirdi. Bazen kuyularda Yusuf olmak, bazen Kerbela’da Hüseyin olmak, bazen ateşte İbrahim olmak, bazen denizde Musa olmak gerekecekti. Uzun vadede hedef İslam Dünyası’nın 100 yıldır Batı’nın elinde bulundurduğu boyunduruğunu tekrar eline almak ve İslam Dünyası’nı kendi kendine yetebilecek hale getirmek ve Erbakan’ın ekonomik çerçevede başlattığı planı “Kaos ortamını kullanarak” askeri, sosyal alana uygulayarak uzun ve sessiz bir devrim gerçekleştirmekti. Bu devrim kafatası çürümüş munafıklar gibi 3-4 saat süreceğine inandıkları kanlı bir darbe ile elbette olamazdı. Kardeşi kardeşe kırdırmak, bu Ülke’yi içinden çıkamayacağı bir uçuruma sürmek yerine planlı iki ilerleme raporu hazırlandı. Bu iki rapordan birisi gelişen olayları tamamen BATI’nın lehine gösteren ve BATI’yı memnun edecek bir rapordu. Yani Erdoğan’ın ilerlemelerine BATI’nın ses çıkaramayacağı, aksine memnun olacağı bir rapordu. Diğer rapor ise Erdoğan’ın yine aynı gelişmeler üzerinden Türkiye’yi ve Türkiye ile beraber İslam Dünyası’nı şaha kaldıracağı yol haritasıydı. Kardeşlerim mantığı çok iyi anlayın, gerekirse cümlelerimi tekrar tekrar okuyun. Bir olayın birden fazla sonucu ve birden fazla kazananı ve birden fazla kaybedeni olabilir. Erdoğan çizdiği iki yol haritasında gelişmeleri aynı hazırlarken, sonuçları farklı yazdı. Yani BATI kazandığını zannederken İslam Dünyası kazanacaktı. Erdoğan BATI daha uyanmadan yeterince ilerleme kaydedecek ve ondan sonra kendisi nezdinde İSLAMA başlayacak bütün saldırılara milleti ile, teknolojisi ile, kendi kendine yeten bir Türkiye ile cevap verecekti. Yer yer savunma yapacak, yer yer saldıracaktı. Türkiye’de patlayan hiç bir bombanın cevapsız kalmayacağını bütün köpekler bilmeliydi. Kalmadı da, kalmayacak da. Darbe süreci sonrası savaşı düşman topraklarına Erdoğan’ın nasıl taşıyacağını hep beraber göreceksiniz.

Erdoğan’ın dünü, bugünü ve yarını hakkında ne azından fikir sahibi olmayan kardeşlerim bir şeyler alsın diye anlatıyorum bunları.

BATI Erdoğan’ın amacını deşifre ettiği zaman aslında henüz Erdoğan için bile çok erkendi. Erdoğan bu kadar çabuk deşifre olacağını tahmin etmemişti. Bu yüzden BATI’ya ülkenin önemli konumlarında kadrolaşmasına müsade etmek zorunda kaldı. Bunu da güvenebileceği birisi üzerinden yapmak mantıka aykırı değildi. Nitekim çaresizlik içerisinde yıllar önce belirlenmiş yol haritasını devam ettirmenin yolu karşı tarafa kontrolün onlarda olduğunu hissettirmekti. Erdoğan’da FETO köpeğine güvenerek ABD ve NATO’nun Türkiye’de hem yargı hem de asker içinde kadrolaşmasına izin verdi. En azından FETO köpeğinin kontrol altına alabileceği bir gurüh zamanı geldiğinde manüple edilebilir, ikna edilebilir ve hep beraber BATI’ya son bir darbe vurulabilirdi. Ancak böyle olmadı.

ABD ve NATO’nun kurumsallaştığı Yargı ve Askeriye’de 3 grup baş gösteriyordu. Bu gruplardan birincisi ve en zayıf olanı Orta kanat, Milliyetçi gruptu. Gücünün azlığının farkında olan bu grup bütün olaylarda sessiz kalıp Vatan için elinden geleni yapmaya çalışan gruptu. Emirleri Devlet Bahçeli’den alıyorlar ve ülkücülerin çıkarları için hizmet ediyorlardı.

Askeriyedeki ikinci ve en güçlü grup herkesin yıllarca Gladyo ve derin devlet olarak duyduğu ABD ve NATO ‘nun boyunduruğuna girmeyi reddeden içlerinde Hulusi Akar gibi yüksek rütbeli komutanların olduğu Doğu Kanadı’ydı. Doğu Kanadı asker ve yargıya hükmetmeye çalışan FETÖ ve ekibinden nefret eden ancak FETO grubunun hem polis hem yargı hem de askeriyede güçlü olması sebebi ile bir şey yapamayan, lakin fırsat olduğu an bir şey yapmaya hazır olan taraftı.

Askeriye’deki son kanadı  yani BATI kanadını ise FETO ile beraber ABD ve NATO’nun soktuğu subaylar oluşturuyordu. Bu subaylar her yaş kararında hızlıca terfiler alarak emir komuta zincirinde önemli yerleri işgal etmeye başlayan ve bu yüzden DOĞU kanadının nefretini üzerine toplayan bu grup aynı zamanda bir süre Başkomutan Erdoğan’ın da koruması altındaydı. Erdoğan FETÖ köpeğine güvenerek bu kanadın güçlenmesine müsaade etti. Dediğim gibi bu aslında her insanın verebileceği bir karardı. Bir ana plan vardı ve bu plana sadık olunacaktı. En küçük anlaşmazlık sadece Türkiye’yi değil ayakta kalan bu ülkenin temsil ettiği bütün İslam Dünyasını tehlikeye atabilirdi. Evet kardeşlerim. Erdoğan çok büyük bir kumar oynuyordu. Bu kumar hem düşmanların hem de dostların kafasında yüzlerce soru işareti bırakacaktı. Bu soru işaretleri Erdoğan’a en yakın arkadaşlarını kaybettirecekti. Ona ihanet edeceklerdi. Onu yalnız bırakacaklardı. Hatta bazıları Erdoğan’ı öldürsün diye aracı olacaklardı.

Askeriye ve yargıda Orta kanat hep sessiz ve mutedil kalırken Doğu kanadı ile Batı kanadı arasında bir savaş çıktı. Bu savaşta Doğu kanadı çok büyük bir hata yaparak FETÖ ile beraber Erdoğan’ı da hedef aldı. Erdoğan buna engel olmaya çalışsa da bazı sırların kendisinde kalması için sustu ve Doğu kanadına karşı Batı kanadını destekledi ve Ergenekon, balyoz darbe süreçleri, yargılamalar başladı. Doğu Kanadı bu operasyonlarda hem askeriye hem de yargı içinde büyük darbeler yedi.

Allahına kurban olduklarım çok dikkatli okuyun. Süreci hiç bir detayı atlamadan anlatmaya çalışıyorum. Herşey çok basit. Karmaşık tek nokta yok.

Balyoz ve Ergenekon yalan mıydı peki? Hayır değildi. Dediğim gibi Doğu kanadı FETÖ teröristini hedef alsa belki de bu ülkede çok farklı şeyler olacaktı ancak Erdoğan’ın planlarından habersiz olan bu grup Erdoğan’ı ve hükümeti de hedef alında kıyamet koptu. Halkı ve polisi de arkasına alan Erdoğan bu kanadın zayıflamasında önemli rol oynadı. Bu olaylar zinciri FETO köpeğinin ve adamlarının askeriye ve yargıda daha da güçlenmesine sebep oldu. Askeriye’yi, yargıyı ve polisi yanına alan FETO köpeği ABD ve NATO’nun emri ile beraber kendilerine ait olmayan tek ve belki de en önemli kurumu ele geçirmek için harekete geçti. Milli İstihbarat Teşkilatını.

Milli İstihbarat Teşkilatı aslında en önemli değişimlerini Emre Taner döneminde yaşamıştı. Başkomutan Erdoğan Hakan Fidan’ı sürpriz olarak saklıyordu. Emre Taner’e bir çok yenilik yaptıran Başkomutan Erdoğan FETÖ ve köpeklerinin baskısı ile Milli İstihbarat Teşkilatında değişikliğe gitmeye karar verdi. FETÖ ve Batı kanadı bu habere çok sevinmişti. Artık Milli İstihbarat Teşkilatı da Batı Kanadı’nın emrine girecekti. Bu Türkiye’yi tamamen işgal etmek demekti. Bundan sonra istedikleri gibi at koşturacaklardı. Peki ne oldu?

Başkomutan Erdoğan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın başına Hakan Fidan diye kimsenin neci olduğunu bilmediği, resmini bile görmediği birini getirdi. Erdoğan düğmeye basmıştı.

Erdoğan’ın amacı Hakan Fidan üzerinden FETÖ örgütü ve Batı kanadının maksadını anlamaktı. Yani Erdoğan Hakan Fidan’ı MİT’in başına getirerek aslında FETÖ’yu test ediyordu. FETÖ ve destekçisi olan Batı kanadı itiraz etse de Hakan Fidan’ı kontrol altına alabileceklerini düşündüler. Şimdi size bu süreci anlatacağım. Bu süreci çok dikkatli okuyun. Bu bölüm yazımızın en önemli bölümü.

Hakan Fidan ve ekibi Türkiye’de nerdeyse metruk halde olan Özel Kuvvetleri Genel Kurmay Başkanlığı ile beraber ortak bir çalışma ile tekrar canlandırdı. FETÖ örgütü bu gelişmeden rahatsız oldu. Çünkü kendilerine engel olabilecek hiç bir güce tahammülleri yoktu. Bakın canlar, iyi okuyun. Adamlar askeriyeyi almış, yargıyı almış, polisi almış ama yetmiyor. Önlerinde millete destek olabilecek tek bir gücün var olması bile rahatsız ediyor onları. Bu kadar korkak ve kaypaklar. Anlatmaya devam ediyorum.

Özel Kuvvetlerin Genel Kurmay’a bağlı olması Erdoğan’ı ve Hakan Fidan’ı aslında rahatsız ediyordu. Çünkü buralara alınan güçler yine Askeriyede güçlü olan FETÖ örgütü tarafından kullanılabilirdi. Hakan Fidan 2012 yılında şu kararı verdi : “Mit bünyesinde özel kuvvetler oluşturulacak.”

İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta. 2012 yılında 30 yaşının altında subaylar ve eğitimli askerler Mit bünyesindeki özel kuvvetlere alınmaya başlandı. Rahat durmayan Hakan Fidan bütün iletişimin sağlandığı, bütün bilgilerin süzgeçten geçtiği GES komutanlığını da kontrol altına alınca FETÖ ve Batı blogu artık Hakan Fidan’a dur deme zamanı geldiğini anladı. Çünkü Hakan Fidan MİT haricinde bütün kuvvetler düşman olsa dahi bu ülkeyi ayakta tutacak gizli bir güç oluşturuyordu. Bu güç yeri geldiğinde tek başına tıpkı son darbe girişiminde yaşadığımız gibi düşen bütün kurumları almaya muktedir bir güç olacaktı. Bu aslında çılgınca bir şeydi. Bu Türkiye’de ikinci bir ordunun kurulması demekti. Bundan bütün ülkeler rahatsız olmuştu ve bütün ülkeler NATO’ya Türkiye’nin ihracı için baskı yapmaya başladı. Ben 2014 yılında “Nato’nun Türkiye’ye kurduğu tuzak” başlıklı bir yazı yazmıştım. Orada buna kısmen değinmiştim. 2 yıl önceki yazımı google’dan arayın ve okuyun. Burada tekrar etmeyeceğim. Süreci anlatmaya devam ediyorum.

Gezi olayları ile Erdoğan’a karşı başlatılan süreç aslında Hakan Fidan’ın kellesini almaya yönelikti. Burada Hakan Fidan’ın kellesini almak demek Erdoğan’ı ve milleti bertaraf etmek demekti. Amaçları FETÖ’nün köpeği Emre Uslu’yu Milli İstihbarat Teşkilatı’nın başına getirerek Erdoğan’ın elini kolunu bağlamak ve daha sonra Asker, Yargı, Mit el ele bir darbe yapmaktı.
FETO köpeği Hakan Fidan’ı yok etmek için İran ve İrancı tezini kullanacaktı. Bunun çok basit bir sebebi vardı. Türkiye’de İran uzmanı olan bir çok insan FETO örgütünün adamlarıdır. İran’ı aramızda en iyi bilenler malesef onlar. Bu yüzden Fidan’ı en iyi tanıdıkları ülke üzerinden vuracaklar, devletin İran tehlikesi altında olduğu söylentisi yayacaklar ve bununla ilgili İran’dan da destek alacaklardı. İran sessiz kalarak FETO örgütünün haklı olduğunu ima edecek ve yapılacak operasyonları ellerini ovuşturarak izleyecekti.

Düşünün arkadaşlar. Birine iftira atacaksanız, saldıracağınız noktayı çok iyi bilmeniz ve tanımanız lazım. FETÖ örgütü gerçekten eksisi ve artısı ile bildiği İran’ı çok iyi kullandı ve İran’da buna müsaade etti. Çünkü FETO köpeği daha İzmir’deyken her ay kendisini Hamaney’in adamları ziyarete geliyor ve Hamaney’den önceki ruhani lider Humeyni’nin nasıl iktidar olduğuna dair formasyonları FETO ekibi ile paylaşıyordu. Çevresinde Irak’a, Suriye’ye, Lübnan’a, Bahreyn’e sızan İran devleti Türkiye’ye sızmak için de o yıllarda Fethullah Gülen’i kullanmak istiyordu. İşte bu yüzden aramızda bir çok İran uzmanı FETO köpeğinin köpeğidir. Ve FETO’nun Fidan’ı bu ülke üzerinden yaftalaması gayet nizamı bir plandı.

17-25 aralık darbe girişimleri başarısız olduktan sonra FETO köpeğinin ülkedeki 30 yıllık birikimi tehlikeye altına girmişti. Çünkü polis ve yargı teşkilatının bir kısmı artık deşifre olmuş FETO köpeği br kolunu kaybetmişti. Elinde hâla bir kısım polis, yargı ve askeri güç olduğunu bilem FETO köpeği 15 temmuz darbe planını aslında tarihleri belirlemeden 2 yıl önce başlattı. Bu bilgi top-secret bir bilgi değildi aslında. Sokakta kime sorsan Türkiye’de bir darbe tehdidi olduğunu ancak başarısız olacağını söylüyordu. Çünkü Menderes’in idamı bir çoğunun genizinde kalmıştı. O zamanki pişmanlık değil miydi zaten bugün milyonları sokağa çıkaran? Sırtına 2 silah koyup nöbete gelen 80 yaşındaki bir dedenin gözlerindeki acı bizlere “Menderes için yapamadık, bari Erdoğan için yapalım” nedametini anlatmıyor muydu?

Darbe planları yapılırken istihbarat elbette süreci takip ediyor ve listeleri hazırlıyordu. Ancak daha önce Doğu Kanadı’nın Erdoğan’a yaptığı hatayı Milli İstihbarat Teşkilatı Doğu Kanadı’na karşı yapmak istemiyordu. Nokta atışı operasyonlar olacak ve ordudaki Batı kanadı temizlenecekti. Bunun için Yaş süreci iyi bir fırsattı. Bu süreçte bir çok general tasfiye edilecek, ordu rahat bir nefes alacaktı. Ancak bunun farkında olan FETÖ ve köpekleri 2 yıldır üzerinde çalıştıkları darbe planını devreye soktu ve darbe emri verildi. Saatler ayarlandı. 15 temmuzu 16 temmuza bağlayan geceyi bekleyeceklerdi.

Darbe emrinin o gün devreye sokulacağını bilen Hulusi Akar durumu Hakan Fidan’a iletti. Hakan Fidan bizzat Genel Kurmay Başkanlığına giderek Hulusi Akar ile bir görüşme, diğer komutanlarla da ayrı bir görüşme yaptı.

İşte sürecin bu kısmı herkesin kafasını karıştıran kısım. Beni çok iyi dinleyeceksiniz. Darbe’nin engellenmesi için komutanları ikna eden Hakan Fidan zaten başından beri darbeye karşı çıkan Hulusi Akar ve ekibi ile ayrı bir toplantı yaptı. Hakan Fidan az önce görüştüğü FETÖ köpeklerinin ikna olmadığını ve darbe teşebbüsünde bulunacağını biliyordu. Hemen o an ekipleri toplayıp nokta operasyonlar yapmak imkansızdı. Hakan Fidan’a en az 1 gün zaman lazımdı. O zaman yapılacak tek şey vardı. Darbe’nin içinde olmak ve darbeyi maniple ederek olabildiğince az zayiatla ülkeyi kurtarmak.

Kardeşlerim, beni anlıyor musunuz bilmiyorum ama Allah’a yemin ederim ki göz yaşları içerisinde yazıyorum bunları. Devlet aklı bir kağıt bir kalemden çok daha fazlasıdır. Devlet aklı kendi içinde barındırdığı mekanizmaya kimi sokarsa soksun, olaylar bambaşka boyutlara geçer. Ne öncesi, ne sonrası tahmin edilemez. Bu yüzden öyle olaylar olur ki hiç kimse tek kelime etmez. Devlet susar. Sorular çoğalır. İnsanlar merakta kalır.

Süreci anlatmaya devam ediyorum. Öyle bir şey söyleyeceğim ki bu söyleyeceğim şey size Hakan Fidan’ın kim olduğu resmini tamamen gösterecek.

Darbe zamanının geldiğini tamamen idrak eden Hakan Fidan Erdoğan’ı bulunduğu yerden aldıramazdı. Nitekim Ankara dışına çıkaracağı her güç tehlike altında olabilirdi. Hatta Erdoğan’ı askeri bir kargaşanın ortasına koymak Erdoğan’ı hedef haline getirmek olacaktı. Hakan Fidan bu mücadeleye kellesini nasıl koyduysa Başkomutan’ın da ondan geri kalmayacağının farkındaydı. İşte bu noktada Hulusi Akar ve ekibi ile yapılan görüşmenin detayları önem arz ediyor. Hakan Fidan Hulusi Akar Paşa’ya darbeye kim destek verirse versin kendisinin sözlü olarak itiraz etmemesini ama yazılı hiç bir metne imza atmamasını söyledi. Hulusi akar ve diğer üst düzey komutanlar darbe başlarken seslerini çıkarmayacaklardı. Darbe sürecine dahil olmadıkları için de darbeci köpekler tarafından alı konacaklardı. Darbe başladıktan sonra, yani darbeci köpekler dönüşü olmayan bir yola girdiklerinde darbeci güruhu halk, polis ve özel harekatla baş başa kalacaklardı. Bu şekilde Türk Silahlı Kuvvetlerine yıllardır çöreklenmiş FETÖ köpekleri ile Batı blogu tamamen deşifre edilecek, imha edilecekti.

Darbeyi gece planlayan FETO köpekleri deşifre olduklarını anladıkları zaman gece yarısından sonrası için planladıkları darbeyi erkene aldılar. Çünkü MİT darbe istihbaratını aldığı zaman ikindi vakti saat 16.00’da deşifre edilen darbeci köpekler için operasyon emri çıkardı. Operasyonda bütün darbeye teşebbüs edecek komutanlar tutuklanacaktı. Bunun üzerine komutanlar darbe teşebbüsünü erkene alıp öğlen saatinde darbe planına başladılar. Eğer MİT deşifre etmeseydi darbeyi gece yarısından sonra yapacaklardı ve sıkıyönetimle kimseyi dışarı çıkarmayacaklardı. Herkes sabah uyandığında darbe oldu-bittiye gelecek. Hiç kimse bir şey yapamayacaktı. Elektrikler olmayacaktı. Sokakta sirenler olacaktı. Dışarı çıkan dipçik yiyecekti. Erdoğan nerede, Fidan nerede, Binali Yıldırım nerede kimse bilmeyecekti. O gün hazırlanan 10 bin kişilik listedeki herkes evden alınıp stadyumda yargılanacak ve bir çoğu asılacaktı.

Lakin Hazreti Allah buna izin vermedi. Bütün kurumlar tek tek düşerken bir tek MİT düşmedi ve MİT’de Hakan Fidan’ın bizzat yönettiği operasyonla diğer kurumlar tek tek geri alındı. İlk helikopteri düşüren ve diğer askerlere gözdağı veren kurum da yine MİT oldu.

Ne Hakan Fidan ne de Hulusi Akar FETO’nun köpeklerinin TBMM’ye, millete ateş açacağını hesap edememişti. Çünkü tarihte Türkiye’deki en kötü darbelerde bile asker sokakta millete alelade ateş açmamıştı. Ama kainat lideri dedikleri bir köpeğin verdiği haşhaşla akıllarını yitiren bu köpekler beklenmedik bir şekilde millete, meclise, külliyeye, emniyet binalarına sorti çekiyordu.

Kafalardaki soru işareti Hakan Fidan’ın Erdoğan’a darbe planının başladığını neden erkenden haber vermediğiydi ! Hakan Fidan öğleden sonra darbe planının işleyeceği bilgisini alır almaz Erdoğan’a iletti. Ancak Erdoğan haberi aldıktan sonra bulunduğu otelden karşı operasyonları yönetmek için gideceği karargahı planlıyordu. Yani herkesin öyle salladığı gibi Erdoğan darbeden saatler sonra haberdar edilmedi. Ancak Erdoğan bulunduğu otelden ayrıldıktan yarım saat sonra darbeci köpekler otele baskın yaptılar. Erdoğan’ın aklında ayrılmadan önce operasyonları yönetmek için gitmeyi planladığı  bir kaç şehir vardı. Bunlar İstanbul, Ankara, Malatya ve Konya’ydı. Erdoğan’ın otelden ayrılış kararı ve hemen sonrasında otelin bombalanması tamamen Allah’ın taktiriydi.

Erdoğan’ın Marmaris’te 1 haftadır misafir kaldığı otel bir önceki gün Sözcü gazetesi tarafından deşifre edilmişti ve Sözcü gazetesi darbecilere adeta vuracağınız hedef burası diyordu. Erdoğan o evden ayrıldıktan yaklaşık 30 dakika sonra toplam 6 helikopter eve intikal etti. Helikopterlerden sas komandoları indi ve büyük bir çatışma yaşandı. Çatışmada polis memurları şehit oldu. Bir çok polis de yaralandı. Ancak operasyon başarısız olmuştu. Erdoğan oradan yarım saat önce planladığı şehre gitmek üzere ayrılmıştı. Fidan’ın yanındaki bazı danışmanlar Başkomutan Erdoğan’ın Ankara’ya gelmesini ve Erdoğan’ı Ankara’da koruyacaklarını söyledi. Ancak olayları takip eden Devlet Bahçeli, Erdoğan’ın Ankara’ya kesinlikle gelmemesi gerektiğini ve İstanbul’a gitmesi gerektiğini söyledi. Devlet Bahçeli Erdoğan’a telefon görüşmesinde İstanbul’daki 1. Ordu Komutanlığının Erdoğan’ı korumaya hazır olduğunu iletti.

Yazarken kanım donuyor. Okurken sizin de kanınızın donduğuna eminim. Marmaris’teki otelden ayrılan Erdoğan Ankara’ya dönmek ve Külliye’de kendisine biat eden askerlerle taarruza geçmeyi planlıyordu ancak Ankara’da MİT haricinde bütün kurumların düşmesi Bahçeli’yi tedirgin etmişti. Yazının başında size anlattığım ülkücü kanat İstanbul’daki 1. Ordu komutanlığında Erdoğan’ı koruma sözü vermişti. Erdoğan’ın güvenli bir şekilde gelebilmesi için 2 tane F-16 uçağı eskort olarak gönderilmişti bile. Televizyonda milletinin sokaklara çıktığını gören Erdoğan daha önceki bütün liderlerin aksine karşı taarruzu Anadolu’dan değil İstanbul’dan yapacaktı. Erdoğan havada gelirken F-16 uçakları İstanbul’a varmadan Erdoğan’ın uçağını yalnız bıraktılar. Amaç Erdoğan’ın uçağını yolcu uçağı olarak havalimanına indirtmek ve havalimanında Erdoğan olur da gelirse vurmak için bekleyen hedefleri şaşırtmaktı.
Erdoğan’ın uçağı İstanbul Atatürk havalimanına yolcu uçağı olarak kodlandı ve o şekilde indirildi. İndirildikten sonra Erdoğan’ı İstanbul havalimanında bekleyen özel kuvvetler korumaya altı ve Selimiye Kışlasındaki 1. Ordu Komutanlığı tıpkı Devlet Bahçeli’nin söylediği gibi Erdoğan’a bağlı olduğunu açıkladı. Ve karşı taarruz bundan sonra başladı.

Bir taraftan İstanbul’daki sokakları Polis ve özel harekat milleti arkasına alarak temizlerken diğer taraftan Hakan Fidan Ankara’da kaybedilen bütün noktaları tek tek almaya çalışıyordu. Millletin şehitlere rağmen geri çekilmemesi ve İstanbul’da tekrar geri alınan mevziler darbeye teşebbüs eden köpeklerin direncini kırıyordu. Maltepe’deki kışladan, Habipler’deki kışladan, Tuzla’daki kışladan halkın zafer sesleri yükseliyordu. Bu sesler darbecileri korkutmuş ve TRT gibi ele geçirilen kurumları tek tek millete terk ediyorlardı.

Ankara hava sahasını tamamen kapatan Hakan Fidan ve ekibi adeta bir ölüm kalım mücadelesi veriyordu. Milli İstihbarat Teşkilatı sabaha kadar Ankara’yı temizlemek zorundaydı. Çünkü İstanbul’da halk sabaha kadar dayanamazsa ve takviye güç gelmezse büyük bir savaş yaşanabilirdi. Hakan Fidan ve Erdoğan aynı zamanda bütün birimlere şu emri veriyordu : “Milletimize söyleyin, bize zaman kazandırsınlar.” Olayların bu kısmı beni her zaman ağlatmıştır. Başkomutan ve Hakan Fidan milletten yani bizden zaman kazandırmamızı istiyordu. İçimin parçalandığı anlardı o anlar. İşte o zaman Vatan Caddesinde özel harekat birlikleri ile beraberdim. 1 yarbay ve 3 asker milleti tehdit ederken özel harekat birimlerinin millet desteğine şahitlik etmesi ile yarbayı ve askerleri kodese götürüşünü hiç unutmuyorum. Gözü yaşlı bir emniyet mensubu Vatan Emniyet’in önüneydi. Bana baktı. “Eğer yanımızda olursanız sabaha kadar bu köpekleri temizleriz, ama giderseniz kaybederiz” dedi. Ağlamamak için kendimi öyle sıktım ki enerjimi dışarı atmak için bağırmayı tercih ettim. O an üzerimizden helikopter geçmeye başladı. Korkuya kapılan milletin arasından bir genç çıktı ve helikoptere elini uzatarak şöyle bağırdı : “Yeryüzünde ve gökyüzünde bizi korkutacak ve galip gelecek olan tek güç Allah’tır. O da bizimledir.” İşte o an Vatan caddesinde herkes tekbir getirmeye başladı. Millet tamamen kendinden emin bir şekilde helikopterlere işaret yaparak kafa tutmaya başladılar. Millet’in en çok desteğe ihtiyaç duyduğu zamanlar, birden camilerden ezanlar ve selalar yükselmeye başladı. Darbe süreci daha yeni başlamasına rağmen Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bütün müftülere ve imamlara canları pahasına sela okunmasını  emretti. Bu süreci sadece verdiğimiz şehitler hatırına anlatıyorum arkadaşlar. 1 tanesi Vatan caddesinde diğerleri saraçhanede olmak üzere 20’ye yakın şehit verdik. Vatan caddesini kaybeden birimler Çapa ve Saraçhane’yi tutmaya başladılar. Darbe’nin İstanbul’da başarısız olmasının ana sebebi bu aslında. Vatan Emniyeti ortaya alarak Bayrampaşa, Çapa ve İBB’den saldırıya geçen köpekler önce Bayrampaşa’da emniyet mensupları ve halk tarafından püskürtüldü. Bayrampaşa’daki destek gecikince Vatan caddesine Çapa’dan gelen askerler dalmak istedi ancak yetersiz kaldılar ve tutuklandılar. İBB’de ise tam bir kıyamet yaşandı. Vatandaşın’da katıldığı operasyon adeta bir can pazarıydı. Darbeci köpekler halka ağır silahlarla ateş açıyordu. Polis ve Özel Harekat vatandaşı geri çektikten sonra köpeklere kurşun yedirmeye başladı. Saraçhane parkından İBB’ye doğru çekilen FETO’nun köpekleri daha sonra binaya sığındılar. Öleceklerini anladıkları zaman da teslim oldular. Bu çatışma yaklaşık 3 saat sürdü.

Bunları neden anlattım. Belki bir çoğunuz zaten bunları biliyordu. Lakin İstanbul’un temizlenmesi Başkomutan’ın emniyeti için çok önemliydi. Kardeşlerim Suriye’de tecrüvbe ettiğim bir olayı anlatayım. Savaşta mevzi almak kolaydır. Ama mevzi tutmak zordur. Yani bir tepe ele geçirilecekse saldırı başlatırsın ve ele geçirirsin ama hava gücün yoksa o tepeyi senden çok kolay geri alırlar. Bu yüzden Suriye’de mücahitler bir yere tek amaçla saldırı yaparlar ; ganimet. Yani kafirlerin kontrol noktalarına saldırı düzenlerler, o noktada ne kadar silah cephane varsa alarak tekrar o mevziyi terk ederler. Çünkü o tepeyi ya da mevziyi elde tutmak her gün nöbetçilerin hava atışlarına hedef olması demek.

İşte bu anlattığım çerçevede İstanbul’da aldığımız noktalara nöbetçi koyma hususu yani kazanılan mevzileri koruma hususu Hakan Fidan’ı zor durumda bırakıyordu. Hakan Fidan bir an önce Ankara’da kontrolü sağlayıp oradaki güçleri İstanbul’a kaydırmalı ve Başkomutan’ı tamamen korumaya alması gerektiğini biliyordu. İstanbul’daki 1. Ordu komutanlığı Başkomutanı koruma sözü verse de Hakan Fidan bunu hiç bir kurumun insiyatifine bırakamazdı. O gün sabaha kadar çatışan Milli İstihbarat Teşkilatına bağlı birlikler özellikle sabah saat 5 sıralarında Etimesgut Zırhlı Birliklere baskın yapıp Ankara’yı kontrol altına alınca Hulusi Akar’ın emir komutasındaki rütbeli askerlere kontrolü bırakıp İstanbul’a hareket ettiler ve darbe girişiminin olduğu sabah İstanbul’da tek tük çatışmalar dışında kontrol altına alınmayan hiç bir yer kalmadı. Ankara’dan gelen birimler zaten milletin ve polisin mevzilendiği bölgeleri ve Başkomutan’ı korumak için gelmişlerdi.

Darbeciler Hulusi Akar ve diğer komutanların yazılı emrini alamadıkları için onları alıkoyarak işi bitireceklerini sansalar da Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ın daha süreç başlamadan darbe’nin içinde olma planı FETO ve köpeklerinin planını alt üst etmişti. Çünkü darbe esnasında Hakan Fidan ve ekibi hem MİT binasını koruyor, hem diğer kurumları tekrar geri almak için savaşıyor hem de ellerindeki listede bulunan generallere nokta operasyonu yapıyordu. MİT nokta operasyonu yaptıkça sahadaki darbecilerin iletişim ağı zayıfladı. Karargahlardan destek gelmeyince tek umutları ABD ve NATO’nun bir kısım gücünün olduğu İncirlik üssü oldu. Ancak Hakan Fidan burayı da ele geçirince hem hava ikmal hem de destek umutları tamamen söndü.
ABD ve NATO darbe başlangıcından itibaren darbecilere destek verse de rüzgarın yönüne göre açıklamalar yaptılar. Yani Erdoğan’ın kazanacağını anladıkları zaman kınama mesajları art arda geldi. Oysa Erdoğan’a darbe ilk yapıldığı zaman, millet daha yeni sokağa çıktığında Katar, Fas ve Sudan dışında Erdoğan’a destek veren hiç bir ülke yoktu. Gece yarısı ibre Erdoğan’ın tarafını göstermeye başlayınca kınamalar üst üste geldi.

Toparlama amacıyla açıyorum bu paragrafı. Türkiye’de ABD ve NATO destekli FETO’nın piçleri yani askeriyedeki Batı kanadı darbe yapmaya kalktılar. Ve Hakan Fidan çok büyük bir sorumluluk ve insiyatif alarak Doğu kanadı ile ittifak kurarak, darbeyi kontrollü bir şekilde yönetti. Eğer Hakan Fidan’ın cesur kararları olmasaydı bugün stadyumlarda asılı binlerce insan olacaktı ve siz bu binlerce kişinin öldüğünü bile belki hala bilmiyor olacaktınız. Çünkü hiç bir iletişim kanalı olmayacaktı. Bundan sonra Türk Silahlı Kuvvetlerinde önemli değişiklikler olacak. En üstten en alta bir çok rütbeli emekli olacak. Bu birilerinin hatası olarak da yorumlanabilir, kurban verilmesi gereken kişiler olarak da.

Devlet’in kadim zekası bir kez daha bu ülkenin ilerlemesine tahammülü olmayan köpeklerin planlarını alt üst etti. Milletini arkasına alan Erdoğan’ın ve Ankara savaşı fatihi Hakan Fidan’ın üstün cesareti düşmanların yerle bir olmasını sağladı.